Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Başarı için türkiyeyi nasıl okumalı?

Türkiyede her zamanki politik paranoyalar canlandı. Yanlışlarımızın doğrularımızı götürebileceği bir sürece girdik. Peki bir KİGEMCİ Türkiyede yaşananları nasıl okumalı? Başarı merkezli yaşayanlar mevcut sosyo-ekonomik durumu “gerçekçi” bir gözle nasıl yorumlanmalı? Kigem yazarlarından Faruk Türkoğlu yazdı. İşte o makale…

Gerçekçi algılama hem bireylerin hem de şirketlerin geleceği için büyük önem taşır. Kariyer merdiveninde yükselmeyi amaçlayan iyi eğitim görmüş gençler bile ekonomideki durumu gerçekçi bir şekilde algılamadıkları takdirde, kendi başarı potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremez.

Bir şirket veya kurum yönetiminin başarı düzeyi, çoğunlukla ekonominin genel performans düzeyi ile ülkede geçerli olan koşullarla sınırlıdır. Ülke ekonomisi kötü durumduysa, bir şirket nadiren dünya standartlarında bir performansa ulaşabilir. Derecelendirme (rating) kuruluşları da bir şirkete not verirken ülkenin not düzeyine bakar. Bu nedenle şirket yöneticilerinin, ülkenin ve ekonominin durumunu gerçekçi bir şekilde algılamaları şarttır. Her yönetici, kendi şirketi için mümkün olanın en iyisini yaparken sektörün ve ekonominin durumunu iyileştirme çalışmalarına katkıda bulunmak zorundadır.

Bir girişimcin veya yöneticinin, örneğin küreselleşmeyi başa çıkılmaz bir olgu ve dünya çapında bir felaket olarak algıladığında görevini yerine getiremez. Bu bakış açısı ve algılama şekli onu, küreselleşmenin risklerine karşı önlem almaktan ve fırsatlarından yararlanmaktan alıkoyar.

Gerçekçi algılama bireysel planda da önemlidir. Kariyer merdiveninde yükselmeyi amaçlayan iyi eğitim görmüş gençler bile ekonomideki durumu gerçekçi bir şekilde algılamadıkları takdirde, kendi başarı potansiyelini tam anlamıyla hayata geçiremez. Örneğin ekonominin çöktüğünü, ülkenin çözümü imkânsız sorunlarla boğuştuğunu düşünen bir genç, ister istemez bu düşüncelerden etkilenir ve bireysel performansının düşmesine engel olamaz.

Hatalı algıların nedenleri

Türkiye’de ekonomik kalkınma potansiyelinin en yüksek düzeyde hayata geçirilmesini önleyen nedenler arasında dünyaya bakış ve algılama hataları ilk sıralarda yer alıyor. Mevcut durumu olduğundan iyi gösterme çabalarının foyası çabuk ortaya çıkıyor. Ancak Türkiye’nin bugünkü sosyal-ekonomik gerçekliğini olduğundan daha kötü gösterme merakı, kalkınma ve demokrasi çabalarında tamiri imkânsız hasarlar doğuruyor. Bunun sonucu olarak, geleceksizlik, umutsuzluk ve çaresizlik duygularının yaygınlaşması, çözümsüzlüğe ve sorunların iyice birikmesine yol açıyor. Bu ortamda gerçeklikten kopup mistik yönelimlere sığınanların ve şiddete eğilim duyanların sayıları artıyor. Genç gazeteci arkadaşım Gökçe Aytulu’nun bir yazısında belirttiği gibi “Bu kafa ile AB üyeliği zor” ve benzeri eziklik ve kavrukluk sözleri, günlük sohbetlerde ve medya başlıklarında yer aldıkça kendimize güvenimizi daha da yitiriyoruz.

Zamanında yapılmayan reformların bugün arka arkaya uygulanması, toplumda tüm taşları yerinden oynattığı için doğal olarak insanlarda belirli bir huzursuzluk var. Küreselleşme ve serbest piyasa çarkı daha hızlı döndükçe, yaşlıların, kimsesizlerin, vasıfsız işçilerin, işsizlerin artan sıkıntıları hepimizi üzüyor ve gelecekten umudumuzu keser gibi oluyoruz.

Yine de umut var

Oysa Türkiye, orta kalkınmışlık düzeyinde ve bir hızlı değişim sürecinin sancılarını tüm ağırlığı ile yaşayan “genç” bir ülke. Sorunlarımız, biraz delikanlıların reşit olma öncesinde yaşadıkları bunalımlara benziyor.

Bu dönemde, başımızı günlük sıkıntıların biraz üzerine çıkardığımızda ise daha aydınlık bir geleceğin bizi beklediğini görebiliriz. Dünyaya ve Türkiye’ye, algılama yanlışlarından kurtularak baktığımızda ekonomideki bu “fetret devri”nin, bu paradigma krizinin bir süre sonra sona ereceğini fark edebiliriz.

Çünkü cumhuriyetin 84 yıllık kazanımları, esas meyvelerini gelecek 10 yılda verecek. Çünkü 57 yıllık demokrasi deneyimi ve dışa açılma döneminin 27 yıllık birikimi, bu büyük atılımı destekleyecek. Büyük badireler yaşadığımız son beş yılda elde edilen yıllık ortalama yüzde 7.5’lik büyüme hızını gelecek beş yıla taşımayı becerebildiğimiz takdirde sorunlarımız giderek azalacak. Eğitim ve demografi göstergelerindeki iyileşme de bu atılımın itici gücü olacak.

200 yıldır özlediğimiz bu başarı gerçekliği algılama yanlışlarından kurtulmak zorundayız. 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki “Çılgın Türkler”in bu başarıyı yakalayabilmeleri için herkesin aşağıdaki soruları kendisine ve başkalarına sorması ve doğru cevapları bulması şart:

– Bizim, kalkınmada mesafe alan Güney Kore, Portekiz, İspanya ve Yunanistan gibi ülkelerden bir eksiğimiz mi var?

– İşçilerimizin, girişimcilerimizin, yöneticilerimizin ve mühendislerimizin diğer gelişmekte olan ülkelerdeki kadar bilgili, yetenekli ve becerikli olduğu inkâr edilebilir mi?

– Küreselleşmeye en iyi şekilde uyum sağlayacak bir kültür mirasına sahip değil miyiz?

– Cumhuriyetin 100. yılına kadar bir Türkiye mucizesi neden gerçekleşmesin?

– Neden olmasın?

DÜNYAYA BAKIŞIMIZI ETKİLEYEN OLGULAR VE ALGILAMA YANLIŞLARI

GERİ KALMIŞLIK KOMPLEKSİ ÖZGÜVENİMİZİ YARALIYOR

Aşağılık kompleksine kapılanlar, kendi yeteneklerinin farkında değildir. Bir işi başaramayacağını daha işe girişmeden peşinen kabul ettikleri için, bu kişiler hayat mücadelesine hep yenik başlarlar. Özgüveni derin bir yara almış kişi, öğrenmeyi ve mücadeleyi boşuna bir eylem gibi, akıntıya kürek çekmek gibi görür. Uluslar ve toplumlarda, bu tür kompleksler daha da zararlı ve tehlikelidir. Bu tür bir ruhsal rahatsızlığın pençesine düşenler esasında kendi yetersizliklerini ve tembelliklerini haklı gösterme telaşı içindedir. Bunlar, “Her şey kötüye gidiyorsa ve bir iyileşme umudu da yoksa, benim de bir şeyler yapmak için çabalamama gerek yok” diye düşünür.

Türkiye’nin ve ekonominin durumunu çeşitli nedenlerle gerçekte olduğundan daha kötü görmeye eğilimli olanların, kendi şirketlerinde ve bireysel hayatlarında başarılı olması epey zordur.

Geri kalmışlık kompleksi altında ezilenler, mevcut gerçekliği aşağıda görüldüğü gibi hep saptırılmış bir şekilde algılar:

– Bu kişiler, diğer ülkelerin koşullarını incelemedikleri için bizdeki aksaklıkların Türkiye’ye ve insanımıza özgü olduğu yanılgısından kurtulamazlar.

– Diğer ülkelerdeki ekonomik başarılar hep abartılarak Türkiye’deki kazanımlar ise hep küçümsenerek ele alınır.

– Bugünün görev ve sorumluluklarından kaçış için geçmiş yüceltilir. Geçmişe dönüş özlemi, geleceği beyinde kurma ve güzel günler için projeler hazırlayıp çalışma iradesini zayıflatır.

– Onların tarihle ilgili bilgileri, basmakalıp ve geyik muhabbeti düzeyinde olduğu için büyük imparatorluklar kurmuş bir ulusu “göçebe” olarak nitelendirir, ekonomik yarışta geri kalmamızın nedenlerini analiz etmezler.

– Kalkınma girişimlerinin başarısızlığı nedeniyle komplekse kapılanlar, kendi kültürünün zenginliklerini araştırmak ve bu zenginlikleri ekonominin kalkınması için kullanmak yerine, gelişmiş ülkeleri taklit etmenin yeterli olduğunu düşünür. Bu taklit çabaları olumsuz sonuç verdiğinde kompleksleri daha da pekişir.

BİLGİ VE GÖSTERGE ZEHİRLENMESİ BEYİN TEMBELLİĞİNE YOL

AÇIYOR

İnternetin yaygınlaşması sürecinde insanlar yoğun bir bilgi sağanağı ile karşı karşıya kaldı. Bu “sözde bilgi” enflasyonu nedeniyle sapla samanı ayırmak zorlaştı. Kaynağı, elde edilme veya hesaplanma tarzı açıklanmayan bu tür sayısız bilgi arasında gerçek durumu sadakatle yansıtan analizlere ulaşmak ise neredeyse imkânsız oldu. Bu toz duman arasında dünyayı, hayatı ve Türkiye’yi algılama sürecimizdeki yanlışlar da arttı.

Bazı sivil toplum kuruluşları ve internetteki tartışma grupları, bu bilgi karmaşasını iyice içinden çıkılmaz hale getirebiliyor. Bunlar, belirli konularda kamuoyunu bilinçlendirmek için sık sık raporlar hazırlıyor. Bu raporlarda halkı şoke edip, kendi amaçladıkları kampanyalara destek sağlamak için bazı rakamlar ve göstergeler yayımlanıyor. Bu iyi niyetli çabalarda bazen ölçü kaçırılıyor ve bayat göstergeler kullanılarak Türkiye’deki durumun Zimbabve veya Kenya’daki kadar kötü olduğu ileri sürülüyor.

Tartışmalarda ve analizlerde, bayat ve neredeyse küflenmiş göstergelerin kullanılması da ülkenin mevcut durumunu olduğundan kötü ve hatalı algılamamıza neden oluyor. İşte, daha önce de defalarca yazdığım iki örnek:

– İstihdam içinde, tarımla uğraşanların oranı 2006 yılında yüzde 27 dolayında gerçekleşti. Medyada ve bazı sivil toplum kuruluşlarının yayınlarında ise hâlâ 1998 yılına ait yüzde 45 veya 2004 yılına ait yüzde 34’lük oranlar kullanılıyor. Resmi istatistiklerde de durum pek farklı değil: Hükümetin hazırladığı tarımsal strateji belgesindeki istatistiklerin çoğunluğu ise yedi yıl öncesindeki durumu yansıtıyor.

– 25 yaş üstü nüfusta ortalama eğitim süresi 2006’da 7 yılı aştı. Eğitimle ilgilenenler ise insaflarına göre bu sürenin 3.5 ile 5.5 yıl arasında bir yerde olduğunu yazıp çiziyor. Oysa 3.5 yıllık süre 1985, 5.5 yıllık süre ise 2000 yılına ait bulunuyor.

Bu tür hatalı bilgiler, cumhuriyet döneminin kazanımları ile başarımlarının olduğundan daha düşük düzeyde algılanmasına yol açıyor. Bu tür haberler ve raporları okuyan gençler ise şöyle düşünüyor: “Cumhuriyetin üç kuşağı onca çabalarına rağmen durumu düzeltememiş. Biz de başaramayız. Ne yapsak boş.” Bu “öğrenilmiş çaresizlik” olgusu ise genç kuşağı geleceksizliğe ve atalete sürükleyebiliyor.

SINAV TRAUMASI, REFORM BEZGİNLİĞİ YARATIYOR

İnsanların hayatlarında sınavlar, stresin en yüksek düzeye yükseldiği ve bazen traumalara yol açtığı olaylar arasındadır. Türkiye ekonomisinin, son 30 yılın 15’ini IMF’nin sıkı denetimi altında geçirmesi, son 10 yılda ise AB’nin her konudaki reformlar için takvim belirlemesi, halk kitlelerini bir “sürekli sınav” psikolojisi içine soktu.

Reformların dış dinamiklerin baskısı ile ve mantığı halka anlatılmadan tepeden inme uygulanması, insanları bunalttı.

AB’deki Türkiye karşıtlarının tam üyeliği engellemek için ürettikleri bahaneler, herkesi canından bezdirdi. AB içinde Türkiye’nin tam üyeliğine olumlu bakan kişilerin bile bir “adam etme” işgüzarlığı içinde bulunması da toplumsal kişiliğimizi örseledi. AB’deki dostlarımız, eski Türk filmlerinde köyden gelen genç kızı kent hayatını öğretmeyi kendisine görev edinmiş kişiler gibi davrandı. G. Bernard Shaw’un Pygmalion adlı oyununda ve My Fair Lady adlı müzikaldeki Prof. Higgins’e de benzeyen bu kişilerin çabaları, özgüvenimizi incitirken, kitleleri sonu gelmeyecekmiş gibi görünen bir gerilim içine soktu. “Sıfırcı hoca” benzeri bazı AB yetkililerinin örtülü tehditleri ise dünyayı ve hayatı algılayışımızdaki aşağıdaki sorunlara yol açtı:

– Küreselleşme çağında artık imkânsız olan “içe kapanma” eğilimleri güçlendi.

– Büyük bir imparatorluğun mirasçısı olan bir ülkede nadiren görülen yabancı düşmanlığı, son dönemde artmaya başladı.

– AB’ye tam üyelik söz konusu olmasa bile zaten yapmamız gereken reformlar konusundaki bezginlik ve direnç, değişim çabalarını zorlaştırdı.

Kendi halkımızı daha özgür ve mutlu kılacak ve daha yüksek bir refah düzeyine ulaştıracak reformları, başkalarının zorlaması olmadan biz kendimiz yaptığımız takdirde, dış kaynaklı teftişlerin yarattığı gerilim zamanla azalabilir.

EBEDİ MUHALEFET SENDROMU ÇÖZÜM ÜRETİMİNİ ZORLAŞTIRIYOR

Türkiye’de son 57 yıldır sosyal demokrat partiler tek başına iktidar olamadı. Sol partilerin aldığı oy oranları ise 1965’te Türkiye İşçi Partisi’nin yüzde 3’lük oranı dışında yüzde 0.5 dolayında kaldı. Muhalefette kalan veya en çok koalisyonların küçük ortağı olan merkezin solundaki partiler, Türkiye’nin sorunları için uygulanabilir strateji ve politikaların geliştirilmesini sürekli olarak erteledi. Umutlar, çoğunlukla öfke ve tepki oylarına bağlandı.

Seçmen potansiyelinin üçte birini, aydın nüfusun ise yaklaşık yarısını oluşturan solun yalnız eleştiri ile yetinmesi, solda çözüm kültürünün gelişmesini önledi. Beyinlerin yalnız eksik bulmaya ve yolsuzlukları tespit etmeye yoğunlaşması, temel sorunların çözümüne yönelik politika ve projelerin üretilmesini zorlaştırdı. Onurlu muhalefet çizgisinin, yapıcı ve dinamik bir gelecek stratejisi ile beslenememesi, kitlelerin farklı arayışlar içine girmesine yol açtı.

Demokrasinin sol ayağındaki çözüm kültürünün eksikliği, sağ ayakta da sorunlar ortaya çıkardı. İktidardaki sağ partiler eğitim, sanayileşme, tarım, bilişim, küreselleşme, AB’ye tam üyelik ve sağlık gibi temel konularda günü birlik önlemlerle ve yamalarla kararlar aldı. Birinin yaptığını diğeri bozunca, kısırdöngülerin zinciri bir türlü kırılamadı.

Bu sürecin sonucu olarak Türkiye, gelişmiş ülkelerin ortalama refah düzeyine yetişmek bir tarafa, bu refah düzeyine yaklaşmayı bile başaramadı. Türkiye ekonomisinde satın alma gücü paritesi ile hesaplanan kişi başına milli gelir 1955 yılında ABD’deki düzeyin beşte biri kadardı. 57 yıldır merkez sağın tek başına veya koalisyonlarla kurduğu hükümetlerin performansı bu oranı değiştirmeye yetmedi. 2006 yılında Türkiye’nin kişi başına milli geliri, ABD’deki düzeyin yine beşte biri dolayındaydı.

Bu yıllanmış sorun, çözümü tüm partilerin, kayıkçı kavgalarını bir tarafa bırakıp, strateji, politika ve proje üretmeleri ile pekâlâ çözülebilir.

KOMPLO TEORİLERİ, ZİHNİMİZİ FELÇ EDİYOR

İnsanlar kişisel hayatlarında risk ve tehlikeler aşırı şekilde yoğunlaştıklarında, adım atamaz ve sokağa çıkamaz duruma bile gelebilir. Toplumlarda ise istisnasız her olayın ardında bir kumpas, entrika, tuzak ve komplo aranması, ortak aklımızın işlerliğini yok eder.

Toplumsal ve uluslararası her olayın bir komplo kurgusu ile açıklanması, gerçek komploların algılanmasını ve bunlara karşı gerekli önlemler alınmasını da zorlaştırır. Olayların hep komplolarla açıklanması şiddet eğilimlerini körükler.

Tabii ki dünyadaki gizli servisler boş durmuyor ve birtakım komploları sahneye koyuyor. İnsanlara ve toplumlara, çeşitli düzen ve oyunlarla istediklerini yaptırmak isteyen sivri akıllılar da her dönemde olmuştur.

Ancak her olumsuz hatta olumlu olayın ardında bir komplo olduğu görüşü yaygınlaştığında, toplumların düşünce ve hareket yeteneği adeta felç geçirmiş gibi olur. Komplo teorilerinde de karşıt odakların, her şeye gücü yeten, çok bilgili, zeki ve zengin gruplar gibi gösterilmesi, insanları umutsuzluğa sürükler. Bu tür teorilerde, gelişmekte olan ve yoksul ülke halkların, koyun gibi güdüldükleri ve güçlülerin her oyununa geldikleri varsayılır.

Oysa gerçek hayatta onlar, sanıldığı kadar güçlü, akıllı ve bilgili değildir. Örneğin ABD gizli servisi CIA, 1979’da geliyorum diyen İran İslam Devrimi’ni ve 11 Eylül terör eylemini öngöremedi. Günümüzün ABD Dışişleri Bakanlığı’nda Ortadoğu’daki Sünniler ve Şiiler arasındaki farkları bilen yetkililerin sayısı iki elin parmağını geçmez. Ayrıca ekonomik ve askeri açıdan bir ülke veya ülkeler grubu ne kadar güçlü olursa olsun, mazlum halklara istediklerini zorla yaptıramaz. Tüm ülkelerde insan beyninin ürünü her komployu çözecek ve çözmekle kalmayıp bunlarla mücadele edecek, akıllı, bilgili ve mücadeleci insanlar vardır.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Spor Dünyasından Resimli Şampiyon Sözleri

spor dünyası sözleri, şampiyonluk, şampiyon sözleri mümin sekman, şampiyon sözleri kitap, şampiyon sözleri, şampiyon

Şampiyon Sözleri Mümin Sekman tarafından yazıldı. Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesinin bulunduğu Şampiyon Sözleri kitabından sizler için en güzel ve motivasyon sağlayıcı sözleri seçtik.

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

ŞAMPİYON SÖZLERİ ARKA KAPAK YAZISI

Zorlu Zamanlarda Motivasyonu Arttıran Fikirler!..

SPOR DÜNYASINDA BAŞARILI OLMAK

Pes etmeyi bir kez öğrendin mi alışkanlığa dönüşür.

Vince Lombardi

Kan, ter ve saygı. İlk ikisini verir, sonuncuyu kazanırsın.

Dwayne Johnson

Yapmadığın atışları asla sayıya çeviremezsin.

Larry Bird

Zayıf olana herkes acır, “kıskanılmak” ise çabayla kazanılır.

Arnold Schwarzenegger

Olduğun yerden başla. Elindekini kullan. Yapabildiğini yap.

Arthur Ashe

Bir olimpiyat şampiyonu, size birebir başarı koçluğu yapsa ne kazanırdınız? 

Lazer gibi odak, çelikten bir irade ve ateşli motivasyon! 

Dünya şampiyonlarının hayat ve sporda başarı üzerine 1250 tavsiyesi bu kitapta. Şampiyonlar şöhret, servet, kudret, marifet, zafer ve hezimet üzerine hayat dersleri veriyor. Hayatın zorlu “unvan maçları”na çıkarken, mücadele gücünüzü artıracaklar. 

Bu kitap şampiyon sporcular kadar, işinin şampiyonu olanlar için. Hayatın olimpik mücadelesinde yarışan CEO’lar, TUS adayı doktorlar, genç girişimciler veya üniversite adayları “zorlu zamanlarda güçlendiren fikirler” bulacak.

“Yetenek yoksulun servetidir,” der John Wooden. Yeteneği şöhrete, şöhreti servete, serveti kudrete, kudreti de daha büyük başarıya çevirmenin sistemini keşfedeceksiniz. 

Şampiyonluk bir zihin durumudur. Kazanmak için oynamak bir dünya görüşüdür. İnsan kendi hayatının şampiyonu olabilir. İçinde ve işinde “şampiyon zihniyeti inşa etmek” isteyenlere en kapsamlı kaynak…

Kitapta Muhammed Ali’den Pele’ye, Tiger Woods’tan Michael Jordan’a, Katarina Witt’ten Bruce Lee’ye, Roger Federer’den Ronaldo’ya alanın en iyileri kişisel sırlarını ve profesyonel sistemlerini anlatıyor. Çoğu kazanma taktiği Türkçeye ilk kez çevrildi. Türkiye’nin “başarı yazarı” Mümin Sekman da efsanelerin başarı sistemini analiz etti.

Hayatı bir şampiyon gibi yaşamak isteyenler ve şampiyonluktan başka bir hayat düşünemeyenler için… Daha ileriye, daha yükseğe, daha güçlü ve daha hızlı!

Okumaya devam et

MAKALE

Evlat edinilen çocuklar ve güvenli bağlanma süreci

yakın ilişkiler, evlat edinme, evlat edinilen çocuklar, çocuk, bağlanma

Evlat edinilen çocuklar, diğer çocukların uğraşmak zorunda kalmayacağı deneyimler yaşıyorlar. Bu deneyimler, evlat edinilen çocuklarda kaygı veren davranışlara yol açabilir. Peki, bu durumu nasıl baş edebiliriz? İşte yanıtı…

Evlat Edinilen Çocuklarda Bağlanma

Bağlanma teorisini ortaya atan John Bowlby’e göre bir çocuğun birine bağlanması; korktuğu, yorgun ya da hasta olduğu durumlarda özel olarak o kişinin yakınında ve o kişiyle iletişim içinde olmak istemesi anlamına geliyor1. Çocukların bağlanma stilleri güvenli, güvensiz (kaygılı veya kaçınmacı) ve düzensiz-güvensiz olmak üzere üçe ayrılıyor1. Ebeveynlerine güvenli bağlanan çocuklar, hem etraflarındaki dünya üzerinde bir etkileri olduğuna dair kendilerine hem de kişilerarası ilişkilerinde ebeveynlerine güveniyorlar1. Bu sayede problem çözme yeteneklerine daha fazla güvenen çocuklar, daha özgür bir biçimde dünyayı keşfedebiliyorlar1. Buna karşılık güvensiz bağlanan çocuklar gelişimleri boyunca bu keşif süreçlerini güvenle gerçekleştiremedikleri için daha fazla sorun yaşayabiliyorlar. Özellikle düzensiz-güvensiz bağlanan çocuklarda davranış bozuklukları ve psikopatoloji görülme olasılığı daha yüksek oluyor1.

Yapılan araştırmalarda evlatlık çocuklarda daha sık güvensiz ve düzensiz-güvensiz bağlanma stilleri, ideal olmayan çocuk-ebeveyn ilişkileri, tepkisel bağlanma bozukluğu ve rastgele arkadaşlık davranışları olduğu görülüyor1, 3, 4, 5. Evlat edinilmiş çocukların arasında güvensiz-düzensiz bağlananların fazla olmasına aslında bu grupta yetimhanede yetişmiş çocukların sayısının daha çok olması sebep oluyor. Çünkü yetimhanelerden çıkmış evlatlık çocuklar, çok küçük yaşta biyolojik ebeveynlerinden ve yetimhanede karşılaştıkları bakıcılardan sürekli ve sık sık ayrılmak zorunda kalıyorlar1, 4. Temel ebeveyn bakımından yoksun kalmanın getirdiği stres, çocukların beyinlerinin stresle baş etmeyi sağlayan bölümünün diğer çocuklarınkine göre daha farklı çalışmasına ve strese uygun tepki verilmesini sağlayan kortizol hormonunun daha az salgılanmasına sebep oluyor8. Bu işlevsel farklılıklar, çocuklarda zihinsel hastalıklar görülmesine ya da strese yeterince uygun tepki veremedikleri için gençliklerinde daha riskli davranışlar sergilemelerine yol açabiliyor8.

Yetimhaneden çıkıp evlat edinilen çocuklarda yeni ebeveynlerle bağlanmanın oluşabilmesi ve çocukların işlevselliklerinde buna bağlı olumlu gelişmeler görülebilmesi için çocuk ile ebeveyn arasındaki ilişkinin çocuğun önceki bakıcılarıyla olan ilişkisinden farklı olarak stabil, tutarlı ve kaliteli olması gerekiyor. Yapılan bir araştırmada hayatlarının ilk yıllarını yetimhanede sık sık bakıcı değiştirerek geçirmiş çocukların -en uzunu dokuz ayda olmak üzere- %40’ının ilk 3 ay içinde yeni ebeveynlerine bağlandıkları görülüyor5. Ancak çocuklarda bu şekilde bağlanma davranışlarının gözlenmesi, bağlanma stillerinin kesin olarak güvenli olduğu anlamına gelmiyor. Romanya’daki yetimhanelerde yetiştikten sonra evlat edinilmiş çocuklarla yapılan bir araştırmada, Kanadalı çocuklar ve dört aylıktan önce evlat edinilmiş çocuklara kıyasla araştırılan grubun belirgin bir kısmının yeni ebeveynlerine daha güvensiz bağlandıkları ortaya çıkıyor6. Bu durum elbette çocukların evlat edinilmeden önce karşılaştıkları, bakıcılar tarafından ihmal edilmek gibi kötü deneyimlere oldukça bağlı.

Yetimhanedeki koşullardan ötürü güvensiz bağlanmaya yatkın olan bu çocukların yeni ebeveynleriyle güvenli bir bağ kurmaları zor görünüyor ancak imkansız değil. Bowlby’ye göre çocukların hayatlarındaki ilk beş yılda karşı karşıya kaldıkları ebeveynlik davranışlarının hassasiyetindeki değişimler, çocukların bağlanma stillerinde ve dünyaya bakış açılarında iyi yönde bir değişim sağlayabiliyor4. Yapılan araştırmalarda bir yaşından önce evlat edinilen çocukların biyolojik ebeveynleriyle yetişen çocuklarla aralarında bağlanma stilleri açısından kayda değer bir fark olmadığı görülüyor4, 6. Genel olarak, evlat edinilme yaşı ile bağlanma stilinin iyi yönde değişmesinin zorluk seviyesinin paralel gittiği düşünülüyor2. Bu duruma sebep olarak bir yaşından küçük çocukların yetimhanelerin kötü şartlarına uzun süre maruz kalmadan ve henüz bağlanma sistemleri gelişmekteyken yeni ebeveynleri tarafından bakım görmeye başlamaları görülüyor6. Ancak aynı paralellik düzensiz-güvensiz bağlanma stiliyle evlat edinilme yaşı arasında bulunmuyor, yaştan bağımsız olarak düzensiz-güvensiz bağlanma stili genellikle yoğun bir şekilde kötü muameleye maruz kalma sonucu oluştuğu için değişmesi de daha zor oluyor4.

Bu istisna göz ardı edildiğinde, evlatlık edinilen çocukların, biyolojik ebeveynleri tarafından yetiştirilen çocuklar gibi bağlanma stillerinin onları evlat edinen anneleriyle oldukça benzer olduğu görülüyor7. Yapılan uzun soluklu bir çalışma da erken ve orta çocukluk dönemlerinde annelerin çocuklarına gösterdiği hassas davranışların çocukların erken yetişkinliklerindeki bağlanma algıları üzerinde olumlu etkisi olduğunu ortaya koyuyor3. Bunun yanı sıra aslında ebeveynlerden en az birinin bile güvenli bir dünya görüşüne (state of mind) sahip olması, çocukların evlat edinilmeden önce yaşadığı travma ve mahrum kalmışlığa karşı koruma görevi görebiliyor7. Yani her ne kadar bağlanma stillerinin güvenliye dönmesi zor gibi görünse de geç evlat edinilen çocukların bile kurumların bakımı altından çıkıp sabit, korumacı ve ilgi gösteren bir aile tarafından bakım görmeleri sosyal ilişkilerinden bilişsel kapasitelerine ve zihinsel sağlıklarına kadar hayatlarının birçok alanındaki gelişimlerinde olumlu etkiler yaratıyor.

Yazan: Rengim Lal Kılavuz
Düzenleyen: Dr. Gizem Sürenkök
Kaynak: www.yakiniliskiler.com

Okumaya devam et

MAKALE

Müşteri memnuniyeti için öneriler

satın alma deneyimi, satın alma, pazarlama, müşteri, marka

Markalar müşterilerine iyi bir satın alma deneyimi yaşatmayı hedefler. Fakat maalesef bu konuda başarılı olan pek az şirket var. Peki, bu durum tam tersine nasıl çevrilir? İşte yanıtı…

İyi Müşteri Deneyimi Yaşatmak Neden Çok Zor?

İnsanın bir markayla ilişkisi sadece o ürünü kullandığı zaman yaşadıklarından ibaret değildir. Bilgi edinmek için internetten yaptığı araştırmalarla başlayan süreç; çağrı merkezi görevlileriyle konuşmalar, satın alma sırasında satıcıların tavırları ve satın alma yolculuğu sonunda yaşadıklarının toplamından oluşan bir marka deneyimidir.

Kısacası müşteri ve marka arasındaki ilişki bu “gerçeklik anlarında” yaşanan tüm adımları içerir.

Rekabetin gerisinde kalmamak için şirketlerin bu gerçeklik anlarının her birini incelemesi ve satın alma yolculuğunun her aşamasını müşteri için kolaylaştırması gerekir. Bunun için insanların motivasyonlarını, yapmak istediklerini anlayıp sonra da markayla ilişkiye girdiklerinde yaşadıkları zorlukları giderecek çözümler üretmesi lazımdır.

Bugün -maalesef- büyük şirketlerin birincil sorunu müşterilerin gerçekten ne istediklerini anlayamamalarıdır. Satın alma deneyimini iyileştirmek için bir araya gelen yöneticiler, çoğu zaman empati güçlerini kaybederler. Tüketicilerin de kendileri gibi insan olduğunu unuturlar. Çamaşır makinesi üreten bir şirket yöneticisi müşteri deneyimine odaklanmak yerine satış noktalarında yaşanan şirket sorunlarına odaklanır. Oysa her marka yöneticisi, günlük hayatta bir başka markanın tüketicisidir. Özel hayatında; o da yaptığı alışverişten şikâyet eden, aldığı ürünün fiyatından yakınan, gereğinde memnun kalmadığı ürünü iade eden olağan bir müşteridir. Fakat yönetici şapkasını giyip kurumsal bir kimliğe büründüğünde düşünceleri ve davranışları değişir. Müşterilerinin çamaşır yıkamakla ilgili gerçek sorunlarını çözmek yerine sosyal projeler üretmeye, toplumsal konulara duyarlılık kisvesi altında konu dışı alanlara kafa yormaya başlar. Tüketicinin bugünkü ihtiyaçlarını çözmek yerine ilgisiz konulara öncelik verir. Kendi kişisel hedeflerine veya kendi departmanının önceliklerine odaklanır.

Benzer şekilde müşteri deneyimini iyileştirmek için uluslararası danışmanlık şirketlerine büyük projeler yaptıran şirketler bile çoğu zaman kendi tüketicilerinin (müşterilerinin) ihtiyaçlarına yalın çözümler üretmek yerine mevcut sorunları daha da karmaşıklaştırırlar.

Oysa tüketiciler markaların vaat ettiklerini hakkıyla yerine getirmesini beklerler.

Dijitalleşmeyle, bugün pazarlama disiplini bir evrim geçiriyor. Satın alacağı ürünü internetten iyice araştıran, tüketici yorumlarını didik didik okuyan yeni nesil müşteriler markaların önüne farklı taleplerle gelmekte. Bütün şirketlerin bu talepleri iyi anlamaları, analiz etmeleri ve bunlara çözüm üretmeleri şart. Aksi takdirde bugünün insanına zorla iteleyerek ürün veya hizmet satmak mümkün değil.

Son yıllarda hayatımıza giren Inbound Pazarlama, modern insanın beklentilerine karşılık veren bir felsefeyi benimser. Yaklaşımı, dijital ortamda edindiği bilgi ile güçlenen modern müşterinin (tüketicinin) yapmak istediğini anlamak ve ona yol göstermektir. Inbound Marketing felsefesi eski usul yöntemler kullanarak, ısrarla bir ürün veya hizmeti zorla satmaya çalışan pazarlama anlayışının tam tersidir.

Inbound Marketing’in hedefi, markayı insanlara itelemek yerine onları markaya çekmek ve gönüllü bir şekilde markadan alışveriş yapmalarını sağlamaktır.

Inbound Pazarlama yöntemini uygulamak isteyen yöneticilere önerilerim şunlardır:

  • Markanın odağına insanı koy. Onun ne yapmak istediğini, amacını anla. Tüketicilerini veya müşterilerini “persona”lar ile tanımlayabilir, onları segmentlere ayırabilirsin ama unutma ki her biri senin benim gibi gerçek birer insandır. Dolayısıyla markanın müşterisinin önce insan sonra tüketici olduğu hatırla.
  • İnsanlar her gün kendilerine zorla bir şeyler satmaya çalışan yapışkan satıcılardan bıktı. Bu nedenle Web sitene ya da mağazana gelen insana hemen satış yapmaya çalışma. Onun ihtiyaçlarını anlayabilmek için sorman gereken bütün soruları sor. Ona bilgi vermekte cömert ol. Kendini bir satıcı gibi değil, o insana yardım etmek için görevlendirilmiş bir yetkili gibi gör.
  • Alışveriş yapan her insanı tedirgin eden birçok konu vardır. Yanlış ürüne veya hizmete para harcamak, verdiği karardan dönememek, satın aldıktan sonra markanın ilgisiz kalacağından endişe etmek… Bunlar insanların “acı noktalarıdır”. Her sektörde insanların markalardan alışveriş yaparken karşı karşıya kaldıkları sayısız acı noktası vardır. Kendi markan için bunların hepsini listele ve bunlara çözüm üret. Bugün Amazon, insanların bütün acı noktalarını çözdüğü için dünyada 1 numara olmuştur.
  • Eğer böyle davranırsan insanlar senin markana güven duyacak ve alışveriş yapmaya gönüllü olacaklardır. Markanı kendilerine zorla satış yapmaya çalışan diğer markalardan ayrı bir yere konumlayacaklardır.
  • Satın alma yaptıktan sonra senin markanla ilişkiye devam edecekler, kendi çevrelerine markanı tavsiye edeceklerdir.
  • Bütün bunları hayata geçirmek ve insanlara iyi bir alışveriş deneyimi yaşatmak için dijital teknolojileri hakkıyla kullan.

Dijital çağda istediği bilgiyi edinebilen, önünde sayısız seçenek olan, istediği markadan alışveriş yapabilen modern insana hitap edebilmek, onu markana çekebilmek, onun aklını ve gönlünü kazanabilmek, onun senin markandan can-ı gönülden alışveriş yapmasını sağlamak için gerekli dijital dönüşümü gerçekleştir.

Bu dijital dönüşümü gerçekleştirmeyen markaların bugünün dünyasında iyi bir alışverişçi deneyimi yaşatmaları ve ayakta kalmaları mümkün değil.

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER1 sene önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER2 sene önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND