Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Aynı anda iki tavşanı kovalayan, sonunda ikisini de yakalayamaz!

Kitapları en çok satanlar listesinden inmeyen Robin Sharma, iyi bir avukatken mesleğini bırakıp yazarlığa geçişiyle ilgili olarak şunları söylüyor: “Konfüçyus, ”İki tavşanı birden kovalayan hiçbirini yakalayamaz” der.”

Robin Sharma”yı büyük ihtimalle birçok kişi gibi “Ferrari”sini Satan Bilge” kitabıyla tanıyorsunuz. İşte zaten de bu kitap yüzünden herkes onun Ferrari”sini sattığını düşünüyor. Hem de binlerce kez hiç Ferrari”si olmadığını söylemesine rağmen. Ayrıca insanların mutlu ya da başarılı olması için arabalarını satmaları gerektiğine inanmıyor. Kitabının Ferrari satışlarına kötü bir etkisi olmadığını da söylüyor. Hatta buradaki bir Ferrari bayisinde kendi imzaladığı bir kitap duruyor. “Bu sadece bir kitap ismi. Ve ben başlık bulma konusunda yetenekliyimdir” diyor. Ama Ferrari”lere meraklı. Çekim için gelen Ferrari”yi uzun uzun inceliyor, çok beğendiğini söylüyor.
Türkiye ve dünya listelerinde yıllardır ilk sıraları kimselere bırakmayan Sharma, İstanbul”daydı. Kitaplarını okumadıysanız şöyle özetleyebiliriz… İnsanların kendi içlerine bakmaları gerektiği, daha iyi, mutlu, başarılı bir hayat için neler yapabilecekleri konusunda yazıyor. Basın toplantısında dans ettiren, meditasyon ve masaj yaptıran bir adam. Kitaplarındaki “mesajlarını” tekrar tekrar aynı heyecanla anlatabiliyor. Hatta öyle bir halde ki “Çocuklarınızla ne yaparsınız?” sorusunun da, “Nasıl eğlenirsiniz?” sorusunun da ucu bir şekilde odaklanmaya, daha iyi bir hayat yaşamaya geliyor. Bakıyorum yine “Ölüm döşeğinde pişman olmamak lazım”ı konuşuyoruz. Sakin, kibar, güler yüzlü, ufak tefek bu adam kitaplarından, yaptıklarından, hayatından çok memnun görünüyor.
Çok çalışkan. Tüm bu seminerler ve kitaplar arasında Microsoft gibi çok büyük şirketlere danışmanlık, Bill Gates gibi işadamlarına yaşam koçluğu yapıyor. Yetmiyor, 2007”de filme çekilecek olan, henüz yönetmeni ve oyuncuları belirlenmeyen “Ferrari”sini Satan Bilge”de rol alacak. “Ben insanlara risk almalarını, korkularıyla yüzleşmelerini söylüyorum. Bu da benim için öyle olacak” diyor.
Bu arada bir notum var: “10 yıl önce” dediğine göre tam da “Ferrari” kitabı çıkmadan hemen önce boşanmış. Bu konuda çok konuşmak istemiyor. Demek ki Sharma da böyle şeyler yaşayabiliyor. Zaten o da “Ben de insanım” diyor.

Bu İstanbul”a ikinci gelişiniz. İlk gelişinizde burayı çok sevdiğinizi biliyorum. Şimdi neler hissediyorsunuz?
İkinci gelişimle birlikte burayı daha çok sevdiğimi söyleyebilirim. Hele dün gece (perşembe) sihirli gibiydi. Boğaz”ın üstünde bir teknedeydim. Dolunay vardı. Bazen durup “Şu andan daha iyisi olamaz herhalde” demek lazım. İşte öyle anlardan biriydi. İstanbul bir Avrupa kenti ama bir yandan da çok doğuya özgü, bir şark şehri.

Atölye çalışmaları, konferanslar, imza günleri için tüm dünyayı dolaşıyorsunuz. Tüm bunların arasında o şehirleri gezecek zamanınız kalıyor mu?
Ne yazık ki çoğunlukla gittiğim şehirlerde çok sıkışık bir programım oluyor. Keşke daha çok vaktim olsa. Ama bazen bir gün boşluğum oluyor. Ben sanat galerilerinde dolaşmayı çok severim mesela. İstanbul Modern”i görmek isterim. Bir de iyi yemeği çok seviyorum. Geçen sefer buraya geldiğimde, hayatımın en güzel deniz ürünlerini, balıklarını yemiştim.

Kitaplarınızı okuyunca iyi yemeğe de düşkün olabileceğinizi düşünmüştüm zaten.
Nedense aksine, kitaplarımı okuyan bazı insanlar benim hayattan zevk almadığımı ya da böyle zevklere vakit ayrılmaması gerektiğini düşündüğümü sanıyorlar. Sanki “İyi yemek peşinde olmamalısınız”, “İyi bir arabaya sahip olmamalısınız” diyormuşum gibi. İyi yemek yemekte, iyi bir hayat yaşamakta, çok para kazanmakta, başarılı olmakta bir sorun yok. Kitaplarımı okuyan birçok insan da işlerinde daha başarılı oluyor. Ya da daha çok paraları oluyor, daha mutlu bir hayatları oluyor.

Ama kitaplarınızda da maddiyat ön planda olmamalı diyorsunuz.
Evet, önemli olan öncelikleriniz. Neyle mutlu olacaksınız… Öncelikleriniz ilişkilerinizdir, iç mutluluğunuzdur. Dışarıdaki hayat için içsel mutluluğunuzdan, kendinizden feragat etmeyin. İyi, harika bir insan olun. Küçük mutluluklardan, güzelliklerden zevk almak için zaman ayırın. Yani dün gece benim yaşadığım dolunay zevki gibi. Ya da bir arkadaşınızla içtiğiniz iyi bir kahve gibi.

“İmza günlerime ev kadını da, CEO da geliyor”

Bunlar çok güzel şeyler de bazen bu ufak mutlulukların farkına varmak için, hatta bir arkadaşla dışarıda kahve içebilmek için zamana ve paraya ihtiyaç oluyor. Zaten size de galiba zenginler için kitaplar yazdığınız konusuda eleştiriler geliyor, değil mi?
Evet, bazen insanlar gelip bu kitapların ancak zengin insanlara hitap edeceğini söylüyor. Ama sonuçta görünen o değil. Eğer imza günlerime gelirseniz, demografik dağılımın ne kadar çeşitli olduğunu göreceksiniz. Ev kadınları, öğrenciler, anneler, yönetim kurulu başkanları, öğretmenler, şairler, atletler, politik liderler, film yıldızları… Bu insanlar her zaman çok daha iyi bir hayat yaşayabileceklerini bilen insanlar. Daha fazla mutluluk, daha fazla eğlence, daha fazla başarı isteyenler.

Demek istediğim; mutluluk için illa çok paraya ihtiyaç olmayabilir ama ailesine bakmak zorunda olan bir adam, belki de çocuğu da hasta olan biri gece bir de oturup bunlar üzerine düşünemeyebilir.
Enerji almak için en güzel yollardan biri kitap okumaktır. Kitaplar size ilham verir. İnsanlar bana “Bu kitapları bile okuyacak zamanım yok çünkü hayat mücadelesi içindeyim” diyor. Dışarıdaki mücadelede başarılı olmak için önce siz güçlü bir içsel dünyaya sahip olmalısınız. Şöyle düşünün, uçaklarda bile tehlike anında oksijen maskesi takacaksanız önce kendinize, sonra çocuğunuza takın diyorlar. Yani önce siz kendinizi garantiye alacak, kendiniz iyi olacaksınız ki etrafınızdakilere de yardım edebilesiniz, onlara karşı iyi olabilesiniz. Okumak, belki bir günlük tutmak, belki sabahları sadece 15 dakika kendinize zaman ayırıp hayat hakkında düşünmek… İşte bunlar önce kendinize oksijen maskesi takmanız gibi.

“Nasıl yaşayacaklarını düşünmek yerine yaz tatillerini planlamaya daha çok zaman ayırıyorlar”

Siz avukatlık yaparken işinizi bırakıyorsunuz. Şimdi daha meşgulsünüz, doğru mu?
Evet, daha meşgul olduğumu söyleyebilirim.

Ama sevdiğiniz şeyi yapıyorsunuz.
İşte anahtar bu. Yapmam gerekeni yapıyorum. Elbette yoruluyorum ama çok mutluyum. Çok çalışıyorum ama şimdi aileme, sevdiklerime daha çok vakit ayırabiliyorum. Ne istediğimi bildiğim için… Hayatımda istemediklerime de hayır diyebiliyorum. Konfiçyüs “İki tavşanı birden kovalayan adam hiçbirini yakalayamaz” der. Önemli olan odaklanmak. Biz birçok şeyi bir arada yapmaya çalışıyoruz.

Siz özetle insanlara ne yapmaları gerektiğini söylüyorsunuz?
Hayatları hakkında, kendileri hakkında düşünmeye başlamalılar. İnsanlar yaz tatillerini nerede geçireceklerine dair plan yapmak için daha çok zaman harcıyor. Böyle yaşayarak da aslında hayatlarındaki en önemli şeyin ne olduğunu anlama yolunda hiç adım atmadan yaşamış oluyorlar. Ve yaşlandıkları zaman, ölüm döşeklerinde “Keşke daha çok risk alsaydım, keşke şöyle bir insan olsaydım, keşke nasıl yaşamam gerek diye daha çok düşünseydim” diyorlar. Bence bir insan için en büyük suç başkalarının istediği hayatları yaşamak. Kendi doğrularınızı, hayatınızı, başarılarınızı yaşamalısınız.

Ve bu çok zor.
Ama liderlik de işte bu. Zaten liderlik kolay olanı değil, doğru olanı yapmaktır. Harika bir hayata sahip olmak zaten kolay bir şey değil ki. Sabahları erken kalkmak, insanların içindeki en iyiyi görmek, korkulardan kaçmak yerine korkularla yüzleşmek… Bunlar zor tabii. Ama bunları yapmazsanız ölürken “En değerli şeyimi, hayatımı kaçırdım” diye pişmanlık duyarsınız.

“İlk konuşmamda sadece 23 kişi vardı, 20”si de ailemdendi”

Aslında sizden önce de birçok kişisel gelişim kitabı yazıldı. Ya da hayatın anlamıyla ilgili yazanlar… Ayrıca filozoflar… Zaten siz de alıntılar yapıyorsunuz bol bol kitaplarınızda. Erich Fromm”un bir sözünü, Gandi”nin, sonra Platon”un söylediklerini görüyoruz. Siz onlardan daha fazla ne söylüyorsunuz ki? İş söyleyiş şeklinizde mi? Belki samimiyetinizde… Ya da yeni birine mi ihtiyaç vardı? Sonuçta söylediklerinizin çoğu aslında söylenmişti. Niye siz çok satıyorsunuz?
Bence ilk neden şu: İnsanlar hikayeleri seviyorlar. Ben de bir hikaye anlatır gibi yazıyorum. Hikayeler insanların içlerindeki çocuklarla konuşabilir. İkincisi de çok kişisel bir şekilde yazıyorum. Ve daha sonra konuştuğum insanlar, bir anne de bir CEO da aynı kitap için “Sanki bu kitabı benim için yazmışsınız” diyor. Böyle bir samimiyet olduğu zaman insanlar da o kitabı okumayı seviyor bence.

Okuyanlar bir de “Zaten bunu biliyordum”, “Zaten bence de böyle” diyorlar. Peki o neden yapmıyordun da bu kitaplarla birlikte heyecanlandın?
Çünkü dediğim gibi kitaplar enerji verir, hatırlatır, ilham verir. İyi bir kitap okuduğunuzda mutlaka neyin önemli olduğunu hatırlarsınız. Hayatın içinde kolaylıkla aslında ne için yaşamak istediğinizi, neler yapmak istediğinizi unutabilirsiniz. Kitaplarla durup geri dönme şansını yakalıyorsunuz.

Şu anda bir bestseller yazarısınız ama başta yayıncı bulamamışsınız galiba.
İlk kitabımı ben kendim bastım.

Yani yayıncı arayışında da olmadınız.
Hayır. Annem de editörümdü. Babam da satmama yardım etti. Belki şimdi bir kerede 10 bin kişiye birden seminer veriyor olabilirim ama ilk konuşmamda karşımda sadece 23 kişi vardı. Bunlardan 20”si de benim ailemden insanlardı. Başta okuyanlar, dinleyenler tanıdıkları bir-iki kişiye anlatıyordu, onlar da anlattı, sonra bir kişi 10 kişiye anlatmaya başladı ve böyle böyle yayıldı. Aslında benim bütün kitaplarım böyle ünlü oldu.

Özellikle danışmanlık hizmeti vermek istediğiniz birileri var mı? Mesela “Ben Saddam”ın koçu olsaydım…” der misiniz?
Aklımda hiç politikacı ismi yok. Ben daha çok işadamlarıyla çalışıyorum. Ama gönlümden sanatçılara, film yıldızlarına, müzisyenlere danışmanlık yapmak geçiyor. Onlar çok renkli, ilginç insanlar. Babam bana hep “Her zaman çevreni senden daha ilginç insanlar sarsın” derdi.

“Ben de insanım, sinirleniyorum ama artık kontrol edebiliyorum”

Herkes sizinle hayatın anlamı, mutluluğun yolu konularını konuşuyor. Sizin başka bir hayatınız da yok mu?
Ben de normal bir insanım. Çocuklarımla kayağa giderim, iyi yemekten hoşlanırım, iyi şarap severim.

Belki arada sinirleniyorsunuzdur, hep böyle huzurlu değilsinizdir…
Tabii, kim hiç sinirlenmez ki.

“Çocuklarımı Türkiye”ye getirmeyi çok isterim”

Sanki hiç kimseyle tartışmaz, kavga etmezmişsiniz gibi…
Elbette sinirleniyorum ama söylemeliyim ki artık kızgınlığımı, sinirimi 10 yıl öncesine göre çok daha iyi kontrol edebiliyorum. Benim de iyi günlerim, kötü günlerim, çıldırdığım günler oluyor.

Çocuklarınızla kayağa gitmek dışında ne yapıyorsunuz ?
Birlikte okuyoruz, konuşuyoruz, film seyrediyoruz. Doğada yürüyüşlere çıkıyoruz. Starbucks”a gidiyoruz. Ben kahve içiyorum, onlar sıcak çikolata.

Onlar da sizinle seyahatlere geliyor mu arada sırada.
Kızım 10 yaşında, oğlum 12. Şimdi başladılar bazı seyahatlere katılmaya. Onları Türkiye”ye getirmek çok isterim.

Kayak gibi başka ne zevkleriniz var?
Sinemayı, film seyretmeyi çok severim. En son seyrettiğim “Devil Wears Prada” filmiydi. Okumayı tabii çok seviyorum. Anladığınız gibi iyi restoranlara gitmeyi, iyi yemek yemeyi, iyi şarap içmeyi seviyorum.

Yemek de yapıyor musunuz bari?
İyi yemek yapmayı çok isterdim ama yapamıyorum. Ama çok iyi hamur işleri, makarna yaparım. Zaten İtalyan yemeklerini de çok severim. Balık severim. Bir de burada beni bir yere götürdüler, kebapçıydı. Şiş kebaba bayıldım.

Ama gayet incesiniz, sağlıklı görünüyorsunuz. Hamur işi ve et seviyorsunuz. Kahveye bayılıyorsunuz.
Çikolataya da bayılırım. Ama bunları her gün yemiyorum ki. Aslında çok düzenli bir diyet uyguluyorum. Haftada bir kez belki hamurişi yiyorum. Çok iyi bir restorana gidersem belki bir çikolatalı pasta istiyorum. Günde sadece bir fincan kahve içiyorum.

“Kadınlar benim gibi anlayışlı erkekleri beğenir”

Sizinle bir ilişkiye girmek zor olabilir. Sürekli mükemmel bir adam portresi çiziyorsunuz. Öfkelenmeyen, anlayışlı, güler yüzlü. Bu bazen çok sinir bozucu da olabilir. Karşınızdaki kavga etmek, kapris yapmak, isteyebilir.
Ben de mükemmel biri değilim, elbette tartışmalarımız olur. Ama çok anlayışlı olduğumu biliyorum. Çoğu kadın da buna değer verir, bence hoşlarına gider. Ayrıca benim de eğlenceli yanlarım vardır bir erkek olarak, çoğu kişi bilmiyor olabilir. Ve hiç beklenmeyen jestlerim, hareketlerim olabilir.

Ve kadınlar da sürprizlerden hoşlanır diyorsunuz.
Evet, hoşlanırlar. Bu özelliğime de güveniyorum.

“Bir çocuk kitabı yazacağım, bir albüm çıkaracağım”

Siz avukatken işinizi bırakıp bugünlere geliyorsunuz. Avukat olmanızı anneniz istemiş. Avukatlığı bırakıp bu işlere dalınca tepkisi ne oldu?
Aslında gayet de destekleyiciydi. Ama bir yandan da her anne gibi yanlış yapmamı istemiyordu. Çünkü ben aslında çok başarılı bir avukattım. Aslında büyük bir risk aldım.

Ama şimdi mutludur. Daha başarılı, mutlu, paralı ve ünlüsünüz.
Çok mutlu tabii. Benimle gurur duyuyor.

Bir müzik albümü yapacakmışsınız…
Evet. Biraz gitar çalıyorum. Daha elektronik, chill out bir müzik olacak albümümüzde.

“Tarkan hoşuma gitti”

Hoş, sizden klasik müzik bekler ya…
Olur mu canım, elektronik müziği, rock”ı çok severim. Hatta biraz Türk müziği duydum ve hoşuma gitti. Tarkan”ı beğendim. Albümde grubumla beraber müziği yapacağız ama ben konuşacağım. Yani aslında anlatmak istediklerimi o CD”lere anlatacağım.

Çocuk kitabı da yazacakmışsınız..
Evet, yazacağım. Daha küçüklükten mutluluğu bulmanın önemini, nasıl başarılı olabileceklerini, nasıl iyi ilişkiler kurabileceklerini öğrenirlerse büyüdüklerinde çok daha mutlu olacaktır.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Müzik: İnsanı geçmişe götürebilen bir güç

popüler müzik makaleleri, müzik, Manşet, anılar

Bazen bir şarkı duyduğumuzda geçmiş zamanlar bir anda gözümüzde canlanır. Peki, bu neden olur? Tam olarak nasıl gerçekleşir? Bu durumun bilimsel bir açıklaması var mıdır? İşte yanıtı…

Müzik neden anıları canlandırır?

Herkesin başına gelmiştir: Eski bir şarkı işitirsiniz; sizi yıllar öncesine götürür. O şarkıyı dinlediğiniz anı yeniden yaşarsınız sanki. Müzikle hafıza arasındaki ilişki böylesine güçlüdür işte. Ve yeni araştırmalar bu anıların terapi amacıyla nasıl kullanılabileceğine dair yöntemler geliştirmeye çalışıyor.

Müziğin anımsatıcı etkisi binlerce yıldır biliniyor. İnsanın kendi hayat hikâyesine dair hafızası ve söylence geleneği alanında uzman olan David C Rubin, Homeros’un İlyada ve Odysseia destanları gibi eserlerin şiir diline ait araçlar yardımıyla sözel olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini anlatıyor. Yazılı hale gelmeden önce bu destanlar anlatılıyor ya da şarkı olarak söyleniyordu. Anlatı geleneği de hafızaya bağlıydı.

Beyinde hipokampus ve ön korteks adı verilen iki büyük alan hafızayla ilgilidir ve her an bilgi depolar. Depolanan bilgileri hatırlamak her zaman kolay değildir. Ritim, kafiye ve ses yinelemeleri yoluyla müzik bu bilgileri hatırlamada önemli ipuçları sağlar.

Nörologlar hafızayla ilgili mekanizmayı incelediğinde şarkı sözlerinin hatırlamayı kolaylaştırıcı özelliğini gördü. Müzik eşliğinde öğrenilen metinler, konuşma şeklinde değil de şarkı söylenerek öğrenildiğinde daha akılda kalıcı oluyor.

Hafıza türleri

Müzik ile hafıza arasındaki bağlantıyı biliyoruz da, belli bir şarkıyı dinlediğimizde neden şarkı sözlerini söylemek gelmez de aklımıza, kuvvetli duygulara kapılırız? Örneğin ben Rhythm Is a Dancer adlı parçayı dinlediğimde, tek başıma yaptığım ilk seyahat gelir aklıma hep. Şarkının sözlerini de bilirim ama onları söylemek gelmez aklıma.

Farklı hafıza türleri var: Aleni ve dolaylı hafıza bunlar arasındadır. Aleni hafıza geçmişin bilinçli olarak hatırlanmasıdır. ‘O sırada neredeydim? Kiminle seyahat ediyordum?’ gibi sorular eşliğinde hatırlanır. Dolaylı hafıza ise daha kasıtsızdır.

Alzheimer gibi hastalıklarda aleni hafıza sistemi hasara uğrar. Dolaylı hafıza ise daha sağlamdır. Uzmanlar bizleri bilinç dışından etkileyen şeylerin güçlü etkileri olduğuna inanıyor. Yani dolaylı hafıza daha duygusal ve daha dayanıklıdır denebilir.

Müzik tarafından uyarılan anılar hayatımızın özel noktalarına ilişkindir. Klasik hit şarkılar bizi genellikle gençlik yıllarımıza götürür. Psikologlar bunu ‘anımsama bombesi’ olarak adlandırır. Bunun nedeni gençlik yıllarımızın çoğu şeyi ilk kez denediğimiz, bağımsızlığı ilk tattığımız dönem olmasında yatabilir. Her şey yeni ve anlamlıdır. İleriki yıllarda hayat durağanlaşır. Müzik duyguları uyandırır, ama sizde uyandırdığı duygu onun melodisi değildir; sizin için acıklı bir şarkı mutlu bir anıyı, ya da sevinçli bir melodi üzüntüyü çağrıştırabilir.

Pop şarkılar da ortaya çıktıkları dönemi yansıttığı için ne zaman dinlesek o döneme götürür bizi.

Müziğin sosyal yanı

‘Proust Etkisi: Kayıp Anılara Açılan Kapılar Olarak Duyumlar’ adlı kitabın yazarı Cretien van Campen, Fransız yazar Marcel Proust’un bir dilim keki ısırdığında aldığı tadın ve kokunun kendisini nasıl çocukluğuna götürdüğünü anlatan ifadesinin kaynağını araştırıyor. Beyin üzerine araştırmalar yapan Campen, kokunun şahsi bir anı olduğunu, müziğinse daha sosyal bir yanı olduğunu vurguluyor. Müzikle ilgili anılar genellikle arkadaşları içerir, onlarla dinlenir, onlarla paylaşılır.

Travma sonucu beyin yaralanması geçiren kişilerde genellikle hafıza sorunları ortaya çıkar. Bu insanların yaşamlarındaki özel anılar müzik yardımıyla canlandırılabilir. Demans hastaları müzik dinleyerek gençlik dönemlerine dair anılarını hatırlayabilir.

Campen ayrıca müziğin depresyon tedavisinde kullanımına dikkat çekiyor. Müziğin bazı yaraların iyileşmesine yardımcı olacağına inanıyor.

Yazar: Tiffany Jenkins 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir

mizah, Manşet, gülmek, güldürmek, çatışma

Mizah hakkında ne düşüyorsunuz? Sizce bir soruna çatışmalarla mı yoksa mizahla mı yaklaşmak çözümü kolaylaştırır? İşte Temel Aksoy’un tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki ‘’Mizah Her Kapıyı Açar’’ başlıklı yazısı…

Mizah Her Kapıyı Açar

Nasıl ki güzellik karşı koyulamaz bir çekim yaratıyorsa mizah da en az güzellik kadar etki yapar. Sadece karşı cinslerin ilişkilerinde değil, bütün ilişkilerde mizahın her kapıyı açan bir işlevi vardır.

Ne kadar ciddi ne kadar öfkeli olursanız olun, zekice yapılmış iyi bir espri sizin içinizdeki güzel insanı ortaya çıkaran bir etki yapar. Egonuzun duvarları aniden yıkılır. Sizi güldüren kişi, ruhunuza ulaşır. Onunla bağ kurmaya hazır hale gelirsiniz.

Hepimiz ergenlik yıllarımızdan başlayarak kendi kimliğimizi oluştururken adına ego dediğimiz kaleler inşa edip içine varlığımızı gizliyoruz. Aradan yıllar geçtikçe varlığımıza kendimiz bile ulaşamaz oluyoruz. Çoğumuz tatsız, tuzsuz insanlar haline dönüşüyoruz. Hayat mücadelesi bizi bizden uzaklaştırıyor.

Nasıl masallar ve öyküler bizi çocukluğumuzun saflığına geri döndürüyorsa mizah da bizim içimizdeki çocuğu ortaya çıkarıyor. Ağız dolusu kahkaha atan, kendinden geçen (egosundan kurtulan)  insanlara bakın, onların içindeki çocuğun ortaya çıktığını görürsünüz.

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir, keskin bir zekâ gerektirir. Mizah yeteneği olan esprili insanlar, toplumsal değişime öncülük yapabilecek insanlardır. Bir siyasetçinin yıllar boyunca anlatamayacağı bir fikri, iyi bir mizahçı saniyeler içinde anlatma gücüne sahiptir.

Bir toplumun yeni fikirleri sahiplenmesinin en kısa yolu; yeni fikri, senaryo yazarlarının ya da mizahçıların anlatmasıdır. Bir ülkede dönüşümü siyasetçiler başlatır, ama yeni fikirleri topluma benimsetenler sanatçılardır.

Mizah yapanın ayrıcalığı vardır, ona krallar bile karşı gelemez. Krallara kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri söyleyenler hep soytarılar olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı soytarılar, en çok saygı duyulan kişilikler arasındadır.

Mizah, halkın iktidara başkaldırdığı durumlarda yeşermiştir. İnsanlar deviremedikleri iktidarla “alay eden”  mizah hikâyeleri yaratmışlardır. Ortaçağda kiliseyle ve krallarla  alay eden öykü anlatıcıları ve soytarılar, düzeni en sivri dille eleştiren insanlar olmuşlardır.

Eski Yunanda güldürünün babası Aristofanes’tir.  “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar en iyi yerde otururlar.” sözünün sahibi Aristofanes’tir.  Bizde ise Nasrettin Hoca ve  Bektaşi fıkraları, Marco Paşa hikayeleri, Karagöz Hacivat anlatıları sadece güldürmekle kalmaz, en ciddi söylevlerin iletemeyeceği mesajları bir çırpıda iletir.

Freud, “Yaptığımız espriler sayesinde son derece önemli mesajlar kabul görür, ciddi bir ifadeyle söylenen sözler kabul edilmez.” der.

Mizah, sivri dilli bile olsa kin ve düşmanlık duyguları yaratmaz.

Sadece filozoflar değil psikologlar, sosyologlar, pazarlamacılar, doktorlar, eğitim bilimciler için de mizah başlı başına bir araştırma konusu ve çalışma alanı.  Her geçen gün mizah üzerinde yapılan çalışmalar, bilimsel kanıtlar çoğalıyor. Gülmenin insan bedenine ve ruhuna ne kadar iyi geldiği çok iyi biliniyor. (Ben bundan birkaç yıl önce mizahla ilgili onlarca kitap okudum. Mizahın -insanın bir ömür harcayacağı kadar- uçsuz bucaksız bir konu olduğunu anladım.)

Gülmenin birleştirici bir etkisi vardır. Tanımadığımız birisiyle ilk karşılaşmamızda ona gülümseriz; çünkü gülümseme, bizim karşımızdakini kabul etmemizin göstergesidir.

Yönetim denince ilk olarak akla “otorite ve kurallar” geliyor. Her ne kadar son yıllarda duygusal zeka ve empati gibi kavramlar yönetim pratiğinin parçası olsa da yönetim, mizah ya da gülmeyle ilişkilendirilmez. Aksine gülme ile yönetim kavramının yan yana gelmesi yadırganır ve yöneticinin mizah yapması onun otoritesini zedeleyecekmiş zannedilir. Hâlbuki mizah, hayatımızın her alanında ve her anında vardır.

İş hayatımıza mizahı ne kadar çok sokabilirsek o kadar yaratıcı oluruz. Ciddiyetle, sertlikle, zıtlaşmalarla, çatışmalarla, gerginliklerle çözemeyeceğimiz sorunlara  mizahla yaklaşmak, çözümü kolaylaştırır. Mizah yaşadığımız zorlukları hafifletir, yük olmaktan çıkarır.

Espri, savunma mekanizmalarını ortadan kaldırarak kabul etmeyi ve kabul edilmeyi kolaylaştırır. Daha da ötesi birlikte gülebilen, aynı espri anlayışını paylaşan insanlar arasında çok hızlı bir doğal bağ oluşur. Aynı esprilere gülen insanlar aynı takımın parçası olurlar.

Mizah sadece hayatı neşelendirmekle kalmaz, öğrenmeyi de kolaylaştırır. Gerginlikleri yumuşatır, insanları yakınlaştırır, en ciddi ortamlara insani bir boyut katar. Mizah en ağır durumları hafiflettiği için ruhumuzu dengeye getirir.

Bir insanın kendisiyle “alay edebilmesi”, bir olgunluk ve özgüven işaretidir; kendisiyle barışık olduğunun göstergesidir.

En zor konuları bile mizahla sevimli hale getirerek öğreten hocaların yaptıkları gibi hayatta pek çok işi mizahla birleştirmek mümkündür. İş hayatında da, eğlenerek yapıldığında en zor işler kolaylaşır.

Esprili reklamlardaki mesajların daha etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha önce de birçok kez değindiğim gibi, iletişimin dili duygusaldır; en iyi duygusal bağ kurma yollarından biri ise mizahtır.

İnsanların nelere güldükleri kültürel olarak değişse de genel anlamıyla mizahın evrensel bir ortak paydası vardır. İnsanları güldürmenin her külütür için geçerli olan bir yapısı ve mimarisi vardır. Bu anlamda mizah, kendi içinde şaşmaz bir matematiğe sahiptir.

Mizahın özü, mevcut duruma hiç beklenmedik bir anda, hiç akla gelmeyecek farklı bir bakış açısı getirmektir. Hazırlıklı olmadığımız bu ani bakış açısı değişikliği, sinir sistemimiz üzerinde boşaltıcı bir etki yaratır ve gülmeye başlarız.

Gülmeye başladığımızda egomuzun etrafına ördüğümüz duvarlar yıkılır, içimizdeki çocuk ortaya çıkar.

Gülmeye başladığımızda bağ kurmaya hazır hale geliriz; karşımızdaki de bizim içimizdeki insana ulaşma imkânı bulur.

Not:

Temel, uzun yıllar yönetici olarak çalıştıktan sonra danışman olmaya karar vermiştir.  Bir tavuk çiftliği sahibi Temel’i çağırır ve der ki “Bir derdim var, tavuklar hastalanıyor. Son günlerde epeyce bir kayıp verdik. Sizce ne yapmamız gerekir?”  Temel, “Kolayı var, size vereceğim şu ilacı kullanın, faydasını göreceksiniz.” der.  Çiftlik sahibi Temel’in dediğini yapar.

Ertesi hafta Temel tekrar çiftliğe geldiğinde durumu sorar. Adam der ki “Hiç düzelme olmadı. Aksine kayıplar arttı. Tavukların yarısını kaybettik. Zararımız büyük.”  Temel, kendine çok güvenli bir ses tonuyla, “Öyleyse geçen hafta verdiğim ilacı bırakın, size vereceğim bu yeni ilacı kullanın. Bu kesinlikle işe yarayacaktır.” der.

Bir sonraki hafta tekrar buluştuklarında durum daha da kötüleşmiştir. Çiftlik sahibi umutsuzluk içindedir. Temel müşterisini sakinleştirir, panik yapmamasını söyler ve yepyeni bir ilaç verir ve aynı zamanda tavukların yemini değiştirir. Bu yeni yöntemle kesin sonuca ulaşacaklarını söyler; çünkü Temel böyle durumlarla daha önce çok karşılaşmıştır ve hepsinde de çok başarılı olmuştur. Çaresiz çiftlik sahibi Temel’in önerdiği yöntemlerin hepsini uygulayacağını söyler.

Temel tekrar çiftliğe gittiğinde büyük bir heyecanla durumda ne kadar iyileşme olduğunu sorar.

Adam der ki “Bütün tavukları kaybettik. Mahvolduk.”

Ve perişan bir şekilde Temel’e “Şimdi ne yapacağız?” diye sorar.

Temel kafasını kaşır ve der ki,

“Bende daha çok strateji vardı; ama sende tavuk kalmadı.”

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Küçük istavritin öyküsü

umut etmek, umudunu kaybetme, küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Sevgili Feraye ve okuyucum Ali Çetintür yollamış bu dizeleri..
Ne kadar güzel… Ne kadar anlamlı… Ne kadar dokunaklı…
Ama mesaj nasıl harika…
“Son ana kadar umudunu yitirmeyeceksin!..”
Bitince bitmez.. Umudunu yitirince biter!..

Yazan: Hıncal Uluç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER9 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND