Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Aşkın evrimi nasıl gerçekleşti?

Aşk insanlığın öyle önemli bir parçasını oluşturur ki kültür ve sanat alanında kazanılan ve kaybedilen aşklara dair çok sayıda eser üretilmiştir. Elbette aşkın bir de biyolojik boyutu var… İşte aşkın doğasının bilimsel açıklaması…

kişisel gelişim, aşk ve başarı, aşk bilimi, aşk başarı, aşk acısı nasıl geçer

Aşk insanlığın öyle önemli bir parçasını oluşturur ki kültür ve sanat alanında kazanılan ve kaybedilen aşklara dair çok sayıda eser üretilmiştir. Elbette aşkın bir de biyolojik boyutu var… İşte aşkın doğasının bilimsel açıklaması…

Neden aşık oluruz?

Kalbimiz daha hızlı çarpmaya, vücudumuz terlemeye, içimizi ısıtacak hormonlar salgılanmaya başlar. Bunlar aşık olmanın biyolojik belirtilerinden bazılarıdır.

Aşk insanlığın öyle önemli bir parçasını oluşturur ki kültür ve sanat alanında kazanılan ve kaybedilen aşklara dair çok sayıda eser üretilmiştir.

Fakat hayvanlar aleminde aşkın evrimi incelendiğinde, insanlığın ortaya çıkışından önce başlamış olduğu görülür. Üstelik kötü bir eylemi engellemek amacıyla.

Bugün bildiğimiz anlamda aşk seks ile başladı. Seks ise bir organizmanın genlerini gelecek kuşaklara aktarma yöntemi olarak başlamıştı.

Sevmek için önce duyguların ifadesini bulacağı bir beyin gerekiyordu. Beynin ortaya çıkması için de yeryüzünde yaşamın başlangıcı üzerinden birkaç milyar yıl geçmesi gerekecekti.

Bundan 60 milyon yıl önce ilk primatlar ortaya çıkmış, milyonlarca yıl içinde geçirdikleri evrimle bazılarının beyni giderek büyüyüp modern insanı yaratmıştır.

Ama bir sorun vardı. Beyin büyüdükçe bebeklerin gelişimlerinin daha erken bir aşamasında doğması gerekiyordu. Aksi halde kafaları doğum kanalından geçemeyecek kadar büyük olacaktı.

Bu nedenle goril, şempanze ve insanların bebeklerini besleyip büyütmek için uzun bir süre harcaması gerekecektir.

Bu uzun çocukluk dönemi yeni riskler de yaratmıştır.

Kasıtlı yavru öldürme

Bugün birçok primat açısından küçük bebeği olan annelerin sütten kesilinceye kadar çiftleşmeleri söz konusu olmaz. Erkeğin ona ulaşması için önce bebeğini öldürmesi gerekir. Bu amaçlı bebek öldürmelere gorillerde, maymunlarda ve yunus balıklarında rastlanır.

Londra’daki UCL Üniversitesi’nden Kit Opie ve ekibi buradan yola çıkarak ilginç bir sonuca vardı. Opie’ye göre, primatların üçte biri tek eşliydi ve bu kasıtlı bebek öldürmeleri engelleme amacı taşıyordu.

Çiftleşme ve yavru bakımı davranışlarını inceleyen ekip, 20 milyon yıldır süren tek eşliliğin ortaya çıkmasında temel etkenin bebek ölümlerini engelleme güdüsü olduğunu ortaya koydu.

Diğer canlı türleri başka yöntemler bulduğu için bütün primatların tek eşli olması gerekmemişti. Örneğin şempanzeler ve bonobolar bebek öldürme riskini ortadan kaldırmak için rastgele cinsel ilişkiye girerler. Erkekler hangi bebeklerin kendilerinden olduğunu belirleyemedikleri için onları öldürmez.

Erkek ve dişiler arasında güçlü bağların geliştiği canlı türlerinde, erkekler bebek bakımına daha fazla yardım ettiği için yavruların hayatta kalma şansı artmış, böylece evrim tek eşliliği tercih edilir kılmıştı.

Uzmanlar, eşlerin ömür boyu bir bağla birbirine bağlanmasını sağlamak için beynin önemli değişimler geçirmiş olabileceği kanısında.

Erkeğin bebek bakması

Opie, bunun insanın evrimini başlatan kıvılcım olabileceğini söylüyor. Erkeklerin de bebek bakımında görev alması ilk insan topluluklarının gelişmesini, bu ise beyinlerimizin diğer primatlara kıyasla daha da büyümesini sağlamış olabilir.

Gerçekten de beyin büyüdükçe grup büyüklüğü ve işbirliğinin arttığı görülür.

Üstelik beynin aşk ile ilgili bölümlerinin insan evriminde daha yakın bir tarihe denk düştüğü görülüyor.

Aşkın en soyut haliyle beyindeki angular gyrus denen bölgeyle ilgili olduğu sanılıyor. Bu bölgenin dilin metafor gibi bazı yönleri açısından da önem taşıdığı ve sadece büyük maymunlarda ve insanda olduğu biliniyor.

Maymun ve şempanzelerde beyin emar taramaları yapılmış olmadığı için onların duyguları açısından bu bölgenin rolü bilinmiyor.

Fakat Opie’nin bebek ölümlerini engelleme amacıyla tek eşlilik sürecinin başlaması teorisi herkes tarafından kabul görmüyor.

Bazıları ise tek eşliliğin “eş koruma stratejisi”nin bir parçası olarak geliştiğini, erkeğin dişinin yanında kalarak başka kimsenin onunla çiftleşmesine izin vermeme amacı güttüğünü söylüyor.

Opie ise bu araştırmalarda kullanılan yöntemleri doğru bulmuyor.

Anne-yavru ilişkisi

Birçok primat eşler arası bağlılık olmadan da soyunu sürdürmeye devam ediyor. Fakat bütün primatlardaki ortak özellik anne ile yavrusu arasındaki duygusal bağ.

Bazıları, beyindeki bu duygusal süreçlerin “ele geçirilmesi” yoluyla romantik aşkın ortaya çıktığına inanıyor.

Aşkı tanımlamak zor, ancak nörologlar birbiriyle örtüşen bazı aşamalardan söz ediyor.

Bunlardan ilki cinsel arzudur. O kişiye dokunmak, kendimizi iyi hissetmemizi sağlayan hormonların salgılanmasına neden olur ve onlarla birlikte olmak, görmek için güçlü bir istek duyulur.

İkinci aşama romantik aşktır. Burada da dopamin ve oksitosin kimyasalları salgılanarak insanların birbirine bağlanması sağlanır.

Yani cinsel arzu aşamasında duyulan yoğun zevkin doğrudan aşka yol açabileceği, arzulanmayan bir insanın ihtirasla sevilemeyeceği belirtiliyor.

Öte yandan beynin rasyonel karar almakla ilgili daha ileri bölgelerinin bastırıldığı söyleniyor.

Bu aşama “aşktan deliye dönülen” aşamadır. Aşık olan insanlar etrafındaki dünyayı doğru bir şekilde süzgeçten geçiremediği gibi, o insanı da eleştirel olarak değerlendirmekten uzaktır.

Sakin olmayı sağlayan serotonin hormonu da baskılanır. İnsanların aşıkken takıntılı olmasının nedeni budur.

Uzmanlar, iki birey arasındaki aşkın, birlikte çok zaman geçirerek gebeliği sağlamak üzere evrildiği kanısında.

Amaç gerçekleştirildiğinde aradaki bağ o kadar yoğun ve takıntılı değildir artık. Birkaç aydan sonra “balayı dönemi” sona erer, arkadaşlık aşaması başlar.

Hormonların rolü

Artık serotonin ve dopamin seviyesi normale dönmüştür. Ama yakınlık hissi oksitosin sayesinde devam eder. Tek eşli canlılarda oksitosinin bastırılması halinde tek eşlilik durumunun sona erdiği görülmüştür.

Yani insanları bir arada tutan bağlar dopamin ve coşkulu bir heyecandan değildir, ama daha düşük düzeyde de olsa yine bir ödül söz konusudur.

Burada yeniden aşkın anne ile yavrusu arasındaki bağdan evrilmiş olması iddiasına geri dönecek olursak, uzun süreli çiftlerdeki bağ buna benzer özellikler taşır ve benzer hormonları içerir.

Ayrıca hem hayvanlarda hem de insanlarda sevdiklerinden ayrılma durumu duygusal acıya neden olur. İşte bu acıdan sakınmak için bir arada kalmak da söz konusudur.

Bu duyguların evrim tarihinde derin kökleri olduğu sanılıyor.

Beyinde limbik sistem adı verilen bölgenin aşkın her aşamasında önemli rolü olduğu biliniyor. Bu sistemin primatlardan önce de birçok canlıda var olduğu sanılıyor.

Kısacası, hayvanların beyni yüz milyonlarca yıl gelişerek bir tür sevgiye beşiklik etmiş. Bu süreçte başka etkenler devreye girerek atalarımızın beyninin büyümesine ve romantik aşkı hissetmesine neden olmuş.

İster bebek ölümlerini durdurmak amacıyla olsun, ister anne-yavru arasındaki bağa benzer bir duygusal bağın gelişmesi yoluyla, türümüzün devamını ve gelişimini aşka borçlu olduğumuz söylenebilir.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Mutlu olma korkusu: Çerofobi nedir?

mutluluk korkusu, Manşet, çerofobi nedir, çerofobi belirtileri

Mutlu olmayı hak etmediğinizi mi düşünüyorsunuz? Eğer mutlu olursanız bunun olumsuz sonuçlar doğuracağına mı inanıyorsunuz? O zaman siz de mutluluk fobisine sahip olabilirsiniz. İşte çerofobi olarak da bilinen mutluluk korkusu hakkında her şey…

Mutluluktan korkmanın diğer adı: Çerofobi

Çerofobi, hakkında pek konuşulmasa da oldukça yaygın olduğu düşünülen bir sorun. Mutluluk korkusu diye bilinen bu kaygı türü, insan hayatını çekilmez bir hale getirebiliyor. Tedaviye başlamak için, önce geçmişinizi eşelemeniz gerekiyor.

Bir şeyin gerçek olamayacak derecede iyi göründüğünü hissettiğinizde, yani son zamanlarda sizin yararınıza birçok şey yaşandığını fark ettiğinizde, bu durum şüpheli mi görünüyor?

Kimi insanlar bu duyguyu aşamaz ve iyi şans, zihinlerinde bir uğursuzluğa dönüşür.

Akıldışı bir nefret duygusuna sahip olan insanlar, “Çerofobi” adı verilen bir olgudan mustariptir. Bu terim “keyifliyim/neşeliyim” anlamına gelen “chairo” kelimesinden türemiştir. Temel anlamda, (bu kişilerin) eğlenceli bir şeye katılmaya korkması anlamına gelir.

Korkutucu olan şey aktiviteler değil; şayet (eğlenceye) katılırsanız, mutlu ve kaygısız durumdayken korkunç bir şey olacağı korkusudur.

Çerofobi yaygın biçimde kullanılmıyor ya da iyi tanımlanmamış bir terim ve ruh sağlığı durumlarının teşhisinde temel kaynak olan (ABD’de kullanılan) ‘Zihinsel Bozukluklar Tanısal ve Sayısal Kılavuzu’nun  (DSM-5) son baskısında mevcut değil.

Ancak Healthline adlı siteye göre, kimi tıp uzmanları Çerofobi’yi bir kaygı biçimi olarak sınıflandırıyor.

BELİRTİLERİ NELERDİR?

Büyük ihtimalle çerofobisi olan biri her an için üzüntü yaşamıyor, yalnızca mutluluk yaşatabilecek olaylardan ve etkinliklerden kaçınıyor.

Healthline’ın aktardığına göre, bozukluğun kimi işaretleri şunlar:

– Bir sosyal buluşmaya davet edildiğinde endişe hissi.

– Kötü bir şeyin gerçekleşeceği korkusundan dolayı olumlu yaşamsal değişimler sağlayabilecek fırsatları görmezden gelme.

– “Eğlenceli” etkinliklere katılmayı reddetmek.

– Mutluluğu düşünmenin kişiyi kötü veya fena birisi yapacağı düşüncesi

– Mutluluğu düşünmenin kötü bir olayın gerçekleşeceği anlamına geldiğine inanmak

– Mutluluğu göstermenin, sizin ya da aileniz veya arkadaşlarınız için kötü olduğuna inanmak.

– Mutlu olmaya çabalamanın zaman ve enerji kaybı olduğunu düşünmek.

Psikiyatrist Carrie Barron, ‘Psychology Today’ adlı sitede yayınlanan bir blog yazısında, “zevk alma korkusu” biçiminde tanımlanan “Hedonofobi” ya da Çerofobi yaşayan insanlarla ilgili olası sebepleri ele alıyor.

“Bugünlerde, mutluluk arayışını konu alan birçok konuşma var,” diye yazmış.

“Bir insanın bu pozitif duygudan korkması olağandışı görünebilir. Şayet çocukluk dönemine dayanan bir mutluluk/ceza ilişkisinden kaynaklanıyorsa, düşündüğümüzden çok daha yaygın olabilir.”

SEBEBİ OLUMSUZ DENEYİMLER OLABİLİR

Örneğin, sevdiğiniz bir insanla veya belirli bir olayla ilişkilendirdiğiniz olumsuz bir deneyim ile çatışma yaşama korkusundan kaynaklanıyor olabilir. Mutluluk verici bir olayın hemen ardından kötü şeyler yaşamışsanız, buna karşı bir direnç geliştirebilirsiniz.

Barron, “Eğer zevk almaktan hoşlanmıyorsanız, bunun sebebi yol üzerinde bir yerde öfke, ceza, aşağılama ya da hırsızlığın -zevki siz hak etseniz de onlar ele geçirmiş ve- sevincinizi öldürmüş olması mümkün,” diye ekliyor. “Artık bunu hissetmekten korkuyorsunuz; zira, ardından bir hayal kırıklığı geliyor.”

Metro haber sitesinin gerçekleştirdiği bir söyleşide, blog yazarı Stephanie Yeboah, kendi deneyiminden çerofobi ile yaşamanın neye benzediğini anlatıyor:

“Bu, mutluluğun uzun sürmeyeceğini hissetmeniz nedeniyle tam anlamıyla bir ümitsizlik hissi yaşatıyor; bu ise, bir şeye dâhil olmaktan veya aktif biçimde bir şeyler yapmaktan kaygı duymanıza neden oluyor.

“Mutluluk korkusu, bir kişinin aralıksız olarak mutsuzluk içinde yaşadığı anlamına gelmiyor. Benim durumumda, çerofobi, travmatik olaylar nedeniyle daha da kötüleşti ve tetiklendi. Kazanılan bir kampanyayı kutlamak, zor bir görevi tamamlamak ya da bir müşteriyi kazanmak gibi şeyler bile huzursuz hissettiriyor.

Yeboah’ın çok da faydalı olmadığını ifade ettiği çerofobi tedavisi, kimi durumlarda depresyon sorununu tedavi etmekle karıştırılabiliyor.

“Çerofobi hakkında çok fazla kaynak olmadığı için yapabileceğim pek bir şey yok, bu yüzden sadece onunla yaşamaya devam ediyorum ve mümkün olduğu kadar onu düşünmekten kaçınıyorum.”

GEÇMİŞLE HESAPLAŞMAK GEREKİYOR

Barron, geçmişinizi eşelemenin başlangıç için iyi bir yer olduğunu, bu sayede olumsuz sonuçlardan korkmaksızın, keyfince zaman geçirmeye, eğlenmeye ve mutluluğa karşı tolerans göstermeyi deneyebileceğinizi söylüyor.

Bilhassa, iç-görü odaklı psikoterapi ve bilişsel davranışçı terapiler gibi tedavilerin, insanların sebepleri idrak etmede, ayrıca zevk ve acı arasında kurdukları olumsuz bağlantıları çözme noktasında yararlı olduğunu söylüyor.

Çerofobi ile uğraşmak, her şeyden öte, düşünme biçiminizi değiştiriyor. Şayet aynı sorunu yaşadığınızı düşünüyorsanız, büyük ihtimalle, geçmişte yaşanan bir çatışma ya da travma sebebiyle ortaya çıkan bir savunma mekanizmasıdır.

Sorunlarınız üzerinde çalışmak zaman alır; fakat tedavi ile bunu geçmişte bırakacak, mutluluğun tadını çıkaracak ve işte o anda yaşamaya başlayabileceksiniz.

Yazar: Lindsay Dodgson
Çeviren: Tarkan Tufan
Kaynak: www.gazeteduvar.com

Okumaya devam et

MAKALE

2019’un rengi belli oldu!

renk trendleri, pantone 2019, canlı mercan rengi, 2019 yılının rengi

Bu renk insana yaşama sevinci aşılıyor. Her bakışta farklı algılanan rengin sırrı ise denizin derinliklerinde gizli… Yeni yılda bu rengi sıkça görmeye hazır olun! İşte 2019’un rengi …

Pantone, 2019’un rengini açıkladı: Yaşama sevinci aşılıyor

Pantone Renk Enstitüsü her sene seçtiği yılın rengiyle pek çok sektörde kullanılan renk trendlerine ilham oluyor.

Pantone Renk Ensititüsü,  2019 yılının renginin, PANTONE 16-1546 Living Coral, yani  “canlı mercan” olduğunu açıkladı. Her bakışta farklı algılandığı söylenen “canlı mercan” renginin bakıldığı zaman insana yaşama sevinci aşıladığı düşünülüyor. Enstititü, her yıl renk belirlerken, topluma umut aşılayacak ve iç açacak renkler seçmeye özen gösterdiğini belirtti.

Son 20 yıldır insanların satın alma eğilimlerini, moda, mimarlık, dekorasyon ve ürün geliştirme stratejilerini yönlendiren renk trendlerini belirleyen Pantone Renk Enstitüsü, 2019 yılında canlı mercan renginin pek çok alanda karşımıza çıkacağını belirtiyor.

“Canlı mercan” hakkında yapılan yorumlardan biri de bu rengin her an karşılaşılabilecek bir renk olmayışı. Genel olarak denizin derinliklerinde yaşayan ıstakoz, karides, yengeç gibi hayvanlarda görülebiliyor. Bu sebeple insanlarda merak uyandırdığı ifade ediliyor.

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND