Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Artık aşık olabilirim, çünkü sözleşmeliyim!

Amerikan şirketleri kendileri çeşitli cinsel taciz davalarına karşı korumak amacıyla işletme içinde birbirlerine ilgi duyan personellerine bir sözleşme imzalatıyor. Amerika’da kısa süre içinde yaygınlaşan bu kontratların bugün yılda kaç çifte imzalatıldığı konusunda kesin bir rakam olmasa da uygulama “tedbirciliğin” boyutlarını göstermesi bakımından ilginç…

aşık olmak

Ya da sözkonusu çiftin arasında bir de ast-üst ilişkisi varsa ve birbirlerine iltimas geçerlerse… Ne olur? O işyerinde huzur ücretsiz izne ayrılır, aranır, ulaşılamaz.

Türkiye’de, bu tür ilişkiler için henüz bireysel düzeyde prensipler ya da büyük nasihatler dışında bir düzenleme yok. ABD’de ise öyle değil. Artık kesin öğrendik ki, Amerikalılar savaşta ve aşkta ‘önleyici vuruş’tan yana. Amerikan şirketlerindeki yeni eğilim, çalışanlarına bir kontrat imzalatmak. Bunun adına ya ‘Love Contract’ ya da ‘Cupid (elinde ok olan aşk tanrısı Eros) Contract’ deniyor. The National Law Journal dergisinin geçen aylarda yayınladığı makalesinin başlığı ‘Aşk kontratları rağbette’ idi.

San Francisco’da bir hukuk firmasında çalışan Stephen Tedesco, bu kontrat fikrinin beş yıl önce iki üst düzey yöneticinin kendilerini ve şirketlerini cinsel taciz davalarına karşı korumak istemesiyle ortaya çıktığını söylüyor. Amerika’da kısa süre içinde yaygınlaşan bu kontratların bugün yılda kaç çifte imzalatıldığı konusunda kesin bir rakam yok. Oregon Üniversitesi’nden Profesör Dennis Powers, rakamın yılda birkaç bini bulduğunu tahmin ediyor. Nixon Peabody hukuk firmasında şirketlere danışmanlık yapan avukat Jeff Tanenbaum ise sadece kendisinin bu yıl içinde 100 aşk kontratı hazırladığını söylüyor. Aşk kontratı yöntemine başvuran şirketlerin çoğu, Forbes dergisinin en zengin 500 şirketi arasında.

Tanenbaum, kontrat taleplerinin büyük miktarda tazminatlar içeren cinsel taciz davalarının basına yansımasından sonra arttığını, son zamanlarda telefonun durmadığını ekliyor. İşte ABD’de son günlerde aşk kontratını gündeme getiren birkaç olay.

SİSTEM NASIL İŞLİYOR?

ABD’de bugün bir cinsel taciz davasının kaybedene maliyeti 250 bin dolardan başlıyor. O nedenle, ilişkiye girdiğiniz kişiyle işlerin yürümemesi hatta sık rastlandığı gibi hiç de hoş ayrılmamanız ihtimaline karşı bir önlem almak isteyebilirsiniz. E şirketiniz de ister. İşte söz konusu kontrat burada devreye giriyor. Şirket politikasına göre sonradan ortaya çıktığında işinizden olmak istemiyorsanız, işyerindeki sevgilinizle patronunuza gidiyorsunuz ve ‘Sigara odasında tanıştık, çok aşık olduk, bilgilerinize sunarız’ tarzı bir şey diyorsunuz. Bunun üzerine insan kaynaklarından biri elinde bir kontratla geliyor ve sizden imzalamanızı istiyor. Kontratta şunu diyor: ‘Ben ve arkadaşım birbirimizin rızası dahilinde arkadaşlıktan öte bir ilişki yaşıyoruz. Kimse birbirini taciz etmiyor. Eğer bir gün bu ilişkiden rahatsızlık duyarsam şirketimin politikasına uygun bir şekilde bağlı olduğum müdüre bildireceğim.’

E-postalarla yürüyen ilişki şirket politikasına takıldı

Dünyanın en büyük uçak üreticilerinden Boeing, geçen yıl bir skandalla sarsılmıştı. Şirketin CEO’su Phil Condit bir Pentagon yetkilisine yasadışı bir iş önermiş ve bu ortaya çıkmıştı. Boeing bunu henüz atlatmış ve Amerikan Havacılığı’nın roket ihalesini almışken başka bir dert çıktı. O da şirketin ikinci adamı sayılan Harry Stonecipher’ın şirketin devletle ilişkilerinden sorumlu kişisi Debra Peabody ile bir ilişki yaşadığının ortaya çıkması.

Harry ve Debra ocak ayında California’da yapılan Boeing’in yıllık partisinde tanışırlar. Harry 68 yaşında ve evli. Debra kırklarında ve 25 yıldır Boeing için çalışıyor. Harry şirketin Chicago’daki merkezinde, Debra ise Washington şubesinde. İlişkileri büyük oranda e-postalar üzerinden ilerliyor. Bu e-postalar da bir muhbir tarafından şirketin yönetim kurulu başkanı Lewis Platt’e iletiliyor. Genel olarak e-postaların özel olduğu ve kimse tarafından okunamadığı düşünülür değil mi?

Yapılan bir araştırmaya göre Amerikan şirketlerinin yüzde 60’ı şirket dışına giden postaları, yüzde 27’si ise hem şirket içi hem de şirket dışı yazışmaları kontrol ediyor. Boeing’deki Harry Stonecipher de bu mekanizmanın kurbanı.

Sevgilisiyle yazışmaları Boeing’i utandıracak nitelikte, ileride şirketin başına büyük bela açabilecek riskte görüldü. Stonecipher’den daha düşük seviyede olan Peabody, bir gün sinirlenip cinsel taciz davası açabilirdi. Bu durumda şirket hem yüklü bir tazminat ödeme riskiyle karşılaşır hem de zar zor toparladığı prestijini yeniden kaybedebilirdi. O yüzden Harry Stonecipher’ın istifası istendi.

Karısı yönetim kurulu toplantısını bastı aşk skandalı yolsuzluğunu ortaya çıkardı

Geçen şubatta bir pazartesi günü Claire O’Connell, MassMutual finans şirketinin yönetim kurulunun yapıldığı toplantı odasının kapısına dayandı. İçeri girmek istiyordu çünkü söyleyecek çok önemli bir sözü vardı. Claire O’Connell şirketin CEO’su Robert J. O’Connell’ın karısıydı. O gün toplantı odasına alınmadı ama söyleyeceklerini üst düzey bir yetkiliye anlattı. Kocasının, kadın müdürlerden Susan Alfano ile ilişkisi olduğundan emindi ve herkes bu rezaleti öğrenmeliydi.

Eşinin bu hezeyanı CEO O’Connell hakkında bir dizi soruşturma açılmasına sebep oldu. Bunların sonunda O’Connell’ın hayali bir emeklilik hesabı yaratıp yüklü miktarda para hortumladığı, sevgilisi Alfano’nun bunu bildiği fakat göz yumduğu, O’Connell’ın hem kendi ailesinden hem de sevgilisinin ailesinden insanları işe aldığı ve iltimas geçtiği ortaya çıktı.

Şimdi O’Connell’ın toplantı basma girişiminde bulunan eşi boşanma davası açtı. Şirket ise ona iki seçenek sundu: Ya kendi isteğiyle ayrılacak ve 7 milyon dolar emeklilik ikramiyesi alacak ya da işten atılacak ve hiç para alamayacak. Kontratına göre tazminatının 60 milyon dolar olduğunu söyleyen O’Connell, seçeneklerden hiçbirini kabul etmedi. Dava açmaya hazırlanıyor.

İş arkadaşı sinemaya gidelim, dedi evet demeden kontratı burnuna dayadı

Miami’de bir halkla ilişkiler şirketinde müşteri temsilcisi olarak çalışan Catherine Barney, birkaç yıl önce yaşanan o olayı çok net hatırlıyor. İş arkadaşlarından Robert Gill ile bir müşteriye giderken bir kafede durup öğlen için bir şeyler atıştırmaya karar verirler. Robert yemeğin sonunda ‘Bir ara sinemaya gitsek nasıl olur’ diye bir şeyler geveler. Eşinden boşandıktan sonra iki yıldır kimseyle ilişkiye girmeyen Catherine ne yapar? Gider ve heyecanla patronuna olan biteni anlatır. Robert ile çıkma ihtimali olduğundan bahseder. Patron bu işten hiç hoşlanmaz ve avukatına başvurur. Avukat da hemen ikilinin arasındaki ilişkinin iki tarafın rızasıyla gerçekleştiğini söyleyen bir aşk kontratı hazırlar. Daha ortada ne öpüşme ne sevişme vardır. İlk buluşmanın günü, saati bile belli değildir ama Catherine, Robert’ı çağırır ve eğer onunla çıkmak istiyorsa şirketin iyiliği için bu kontratı imzalaması gerektiğini anlatır.

Robert’ın ‘elimi verdim boydan aşağısını kurtaramayacağım galiba’ tedirginliğiyle en yakın motorlu araca atlayıp ufka doğru kaybolduğunu sanmayın. Hayattaki her tür insan davranışına bir cevabı olan Amerikan hukukuna boyun eğip, imzalar. İkili bugün üç yıllık evli ve yedi aylık bir oğulları var.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Paranın ne kadarından sonrası mutluluk getirmiyor?

para mutluluk getirir mi, para ile mutluluk arasındaki bağ, istanbul'da yaşam

Para ile mutluluğun pozitif bir ilişkisi var. Fakat mutluluğun ilişkide olduğu toplumsal değerler de var. Sizce uzun vadede hangisi daha çok mutluluk getiriyor?

Prof. Murat Şeker: İstanbul’da mutluluk sınırı 8 bin lira

“Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor”

İstanbul Üniversitesi (İÜ) İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Şeker, ‘Mutluluk Ekonomisi’ üzerine yaptığı son araştırmasında, İstanbul’da 7 bin 500 kişiyle yüz yüze görüşüldüğünü, mutluluk ile gelir arasındaki ilişkinin araştırıldığını açıkladı. Şeker, “İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor. Ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözleniyor” ifadesini kullandı.

Araştırmaya katılanlara genel olarak mutluluk düzeylerini belirtmeleri istendiğinde yüzde 15’inin mutsuz olduğunu, yüzde 48’inin ne mutlu ne mutsuz olduğunu, kendini mutlu hissedenlerin oranının ise yüzde 37 olduğunu aktaran Şeker, “İstanbul’da mutluluk düzeyi 10 üzerinden yapılan değerlendirmede ortalama değer 5.8 olarak saptandı” diye konuştu.

Prof. Dr. Şeker, uluslararası çalışmalarda sorgulanan günlük deneyimlerin, bu çalışmada da sorgulanarak analiz edildiğini ifade ederek şunları aktardı:

“Buna göre İstanbullular arasında ‘dün kahkaha attım’ diyenler yüzde 43, eğlenenler yüzde 48, kendini mutlu hissedenler ise yüzde 52 oranında temsil edildi. Buna karşılık üzgün olanlar yüzde 41, endişeliler yüzde 40, stresli olanlar ise yüzde 44’te kaldı. Mutluluk ile yaş arasındaki ilişkiye bakıldığında ise yaş azaldıkça mutluluk düzeyinin yükseldiği ortaya çıktı. Özellikle 15-24 yaş arası gençler, 40’lı yaşlardakilerle kıyaslandığında göreceli olarak kendini daha mutlu hissediyor.”

Evli – bekar farkı var

Kadınlarla erkekler arasında mutluluk düzeyi açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığına dikkati çeken Prof. Dr. Şeker, ancak evli olanların bekarlara göre kendilerini daha mutlu algıladığını söyledi.

Prof. Dr. Şeker, araştırmaya katılanların gelirleri ile mutluluk algısına ve günlük deneyimine ilişkin sorulara verilen yanıtlar birlikte incelendiğinde, gelir artışının bir noktaya kadar mutluluğu artırmada etkili olduğu, ancak devamında gelen gelir artışının mutluluğu artırmakta yeterli olmadığının görüldüğünü söyledi.

Uluslararası literatüre uygun bir şekilde sonuç aldıklarını belirten Prof. Şeker, sözlerine şöyle devam etti:

“İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor”

“İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandına kadar artan gelir mutluluğu artırıyor, ancak bu noktadan sonra gelir artsa da mutluluk düzeyi değişmiyor. Hatta daha yüksek gelire sahip olanlarda gelir artmasına karşılık mutluluk düzeyi değişmezken, stres faktörünün de yükseldiği gözlendi. Bu durum İstanbul’da yaşamanın maliyetinden kaynaklanıyor.

İstanbul’da aylık 7 bin 500-8 bin TL bandı, yaşanabilirlik düzeyini gösteriyor.

Başka bir deyişle aylık gelir 2 bin TL’den 3 bin TL, oradan 5 bin TL’ye ve devamında 7 bin 500-8 bin TL’ye yükseldiğinde bireyin yaşam standardı belli bir seviyeye ulaşıyor. Bu seviyeye ulaşana kadar artan gelir, mutluluğunun da artmasını sağlıyor. Ancak kabul gören belli bir yaşam standardına ulaşıldığında, artan gelir mutluluğu artırmakta yeterli olmuyor. Aile, sağlık gibi diğer faktörlerin önemi daha fazla artıyor. İstanbul’da bu sınır 7 bin 500-8 bin TL bandında gerçekleşiyor.”

Prof. Dr. Şeker, araştırmada bir senaryo sorusu ile göreli zenginlik ile mutlak zenginlik arasındaki ilişkiyi de incelediklerini belirterek, göreli zenginliğin toplum tarafından daha fazla önemsendiğini söyledi.

Bu bağlamda deneklere, iki iş teklifi aldıklarında hangisini seçeceklerinin sorulduğunu belirten Şeker, şunları aktardı: “Bu tekliflerden ilkinde iş yerinde ortalama maaş 10 bin TL iken 8 bin TL teklif ediliyorken, ikinci teklifte ise iş yerinde ortalama maaş 5 bin TL iken 7 bin TL teklifi sunuluyor. Deneklerin yüzde 73’ünün ikinci teklifi, yani mutlak olarak daha az ama göreli olarak yüksek olan teklifi tercih ettiği görülüyor. Dolayısıyla toplumda bireylerin böyle bir iktisadi kararda rasyonel davranmadığı, etrafındaki ortalama gelire göre kendini konumlandırmak istediği ortaya çıkıyor.”

Kaynak: www.t24.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

yapay zeka ve insan kaynakları, yapay zeka, işe alımda yapay zeka, aı

Yapay zeka artık şirketlerin işe alım süreçlerinde de rol almaya başladı. İnsan kaynakları departmanının yeni çalışanı yapay zeka başvurularınızı değerlendirmek üzere sizleri bekliyor. Peki ya siz robotlarla mülakata girmeye hazır mısınız?

Yapay zeka işe alımı nasıl etkileyecek?

Her alanda yapay zeka kavramı tartışılırken elbette işe alım süreçleri içinde en çok konuşulan konuların arasında bu kavramın etkileri var. Peki yapay zeka işe alım için neden önemli? Gelecekte neleri değiştirecek?

Yapay zeka kavramı artık her yerde ve neredeyse her alanda karşımıza çıkıyor. Yapay zeka teknolojisi her geçen gün gelişiyor ve yeni kullanım alanları buluyor. Bilim insanları ve mühendisler insanların hastalıklarına tanı koyabilen yapay zeka doktorlar geliştiriyor. Facebook terörle ilgili olabileceğini düşündüğü içerikleri yapay zeka sayesinde tespit ediyor. Yapay zeka en karmaşık zeka oyunlarını mükemmel şekilde oynayabilmeyi kendi kendine öğrenebiliyor. Hatta resim ve müzik bile yapabiliyor.

İşe alımda yapay zeka çok uzak değil

Yapay zekanın işe alımlarda aktif olarak kullanılmaya başlanması da artık çok uzakta değil. Yapay zeka tabanlı pek çok yazılım bugün bile dev firmalarda işe yapılırken kullanılıyor. Örneğin Avrupa’da büyük bir iletişim merkezi, yedi farklı dilin akıcılığının test edilmesi gereken bir işe alım sürecinde dil uzmanları kullanmak yerine yapay zeka algoritmalarını kullandı. Her aday ile AI uygulaması kullanılarak bir telefon görüşmesi yapıldı. Konuşma sırasında adayların dil akıcılığı ve iletişim becerileri yapay zeka tarafından değerlendirildi. Sonuçlar son derece verimliydi

Hızlı ve isabetli

Firmaların işe alım yaparken beklentileri hemen hemen aynı. Bütün firmalar uzmanları sayesinde açık olan pozisyonlara yetenek, tecrübe ve karakter özellikleri bakımından en uygun adayları yerleştirmek istiyor. Ancak sorun şu ki uzmanlar ne kadar tecrübeli ve yetenekli olurlarsa olsunlar hiçbir zaman mükemmel değiller. Çok fazla veriyi akıllarında tutmak ve bunları kısa sürede işleyerek adayın uygunluğunu değerlendirmek insan işe alımcılar için gerçekten çok zor. Bu da verimsiz sonuçlara neden olabiliyor.

Önyargısı yok

Öte yandan yapay zeka insanların sahip olduğu dezavantajlara sahip değil. Milyonlarca kişilik bir veri bankasına erişimleri olabilir. Bu veriyi kullanarak gelecek vadetmeyen adayları anında eleyebilir ve milyonlarca kişi içinden işe en uygun adayı saniyeler içinde belirleyebilir.

Üstelik hepsi bu da değil. Doğru kriterlerle programlanmış bir yapay zeka insan işe alım uzmanının sahip olduğu önyargılara da sahip olmayacağından birini işe alırken ona sıfır önyargı ile yaklaşabilir. Elbette bu durum suistimale de açık. Eğer yapay zeka belirli bir gruba karşı negatif yaklaşacak şekilde programlanırsa işler değişir. Söz konusu gruptan kimseler daha eleme sürecinin en başında değerlendirme dışı tutulabilir ve yeni tür bir ayrımcılığa maruz kalabilir. Bu nedenle işe alım yazılımlarının suistimal edilmeyecek şekilde kullanılmamalarına ilişkin etik kurallar koyulması da gerekebilir.

Dil ve kültür bariyerlerinden etkilenmiyor

Günümüzde global şirketler pek çok farklı ülke ve kültürden çalışanı bünyesinde barındırıyor. Global şirketlerde işe alım süreçleri bu yüzden çok daha karmaşık hale gelebiliyor. İnsan kaynakları uzmanları da bu karmaşadan ciddi şekilde etkilenebiliyor. Diller farklı kültürler farklı algılar farklı olunca hangi insanın doğru aday olduğunu bulabilecek gerçek bir çıkmaza dönüşüyor. Yapay zeka ise dil, kültür ve algı açmazlarından muaf. Üstelik yeni geliştirilen işe alım yazılımları yani yapay zekalar pek çok farklı dilde üstelik telefonda bile iş görüşmesi yapabiliyor ve son derece isabetli yerleştirmeler yapabiliyor.

Peki AI insan işe alım uzmanlarını tamamen devre dışı mı bırakacak?

Bu sorunun yanıtı elbette hayır. İşe alım kriterleri belirleyecek olanlar, insanlarda neler aradıklarını bildirenler yine insan uzmanlar olacak.

Kaynak: www.kariyer.net

Okumaya devam et

MAKALE

Tarihin ilk hackerıyla tanışmak ister misiniz?

mıt, bilgisayar şifresi kıran ilk hacker, allan scherr

Bilgisayar çağı boyunca birçok şifreleme yöntemi geliştirildi ve kırıldı. Peki bu şifreler hayatımıza ne zaman girdi? İşte bir bilgisayarın şifresini kıran ilk insan Allan Scherr ve hikayesi…

Allan Scherr: Bilgisayar şifresi kıran ilk hacker

1962 yılında ABD’nin en prestijli üniversitelerinden Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’ndeki (MIT) bilim insanları bilgisayarların güvenliği için yeni bir sistem geliştirdi: Şifre.

Zaman paylaşımlı işletim sistemini (CTSS) kullanan MIT’li araştırmacılar, o dönem bilgisayarları paylaşmak zorundaydı ve kullanım süreleri kısıtlıydı.

Farklı kullanıcıların dünyanın farklı yerlerinden ve bir telefon ağı aracılığıyla girdiği sistemi sömürenler de yok değildi.

Nihayetinde her çalışana sisteme erişmesi için kişisel bir şifre verilmesine karar verildi.

Günümüzde bilgisayar ve internet teknolojileri için güvenlik olmazsa olmaz. 1960’lı yıllarda ise şifre kavramı bilgisayar dünyası için çok yeniydi.

Tüm şifrelere giden dosya

Bilgisayar bilimci Fernando Corbató’nun geliştirdiği bu sistemle bilgisayara girenler, kendilerine ayrılan süre bittiğinde sisteme yeniden giriş yapamıyordu.

Ancak her güvenlik sistemi gibi bunu da istismar edecek biri çıktı: MIT’de yüksek lisans eğitimini sürdüren genç bilgisayar bilimci Allan Scherr.

Scherr, yüksek lisans tezi için bu sistemin performansını ölçmeliydi. Ancak toplamda sadece 10 saati vardı:

“Bu sistemdeki farklı değişkenleri ölçebilmem için özel erişim iznim vardı. Yaklaşık 30 simulasyon hazırlamalıydım ama bana ayrılan süre çok azdı. Daha çok süre istedim ve reddettiler. Ben de bana ayrılan süreyi sıfıra indirmenin yolunu buldum.”

Scherr önce tüm şifrelerin toplandığı ‘Gizli kullanıcı şifreleri’ isimli dosyayı buldu. Dosya isminde ‘gizli’ kelimesi özellikle tersten yazılmıştı.

Kimsenin haberi bile olmadan bu dosyayı yazdırmanın bir yolunu bulan Scherr, sistemde kullanılan tüm kişisel şifrelerin bir kopyasına sahip oldu.

“Artık sisteme istediğim zaman ve sürede girebiliyordum” diyen Scherr, arkasını kollaması için bir de suç arkadaşı buldu.

Programın finansal yöneticisine sus payı olarak şifrelerin listesini el altından vermeyi teklif etti, o da kabul etti.

Scherr patronlarından bazılarının sistemlerini hacklemekle kalmayıp, arkasında onlarla dalga geçen mesajlar bırakıyordu.

‘Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum’

1960’lu yıllardan sonra şifre kullanımı günlük hayatın bir parçası olmaya başladı.

Hava limanlarında da yolcu bilgilerine erişim için şifreler kullanılmaya başlandı. 1970’li yıllarda artık banka müşterileri hesap bilgilerine bu sistemle ulaşıyordu.

1980’lere gelindiğinde şifre gerektiren paylaşımlı bilgisayarların kullanımı yaygınlaştı.

Şifre, ekmek ve su gibi en temel ihtiyaçlarımızdan biri haline geldi.

Scherr’e göre, bir gün uyanıp da kendi yaşamımıza erişimimizin engellendiğini öğreneceğimiz yakın:

“Bence şimdiden bunu yaşıyoruz. Telefona pin kodunu birkaç kez yanlış giriyoruz, telefon devre dışı kalıyor.”

MIT’yi bitirdikten sonra 30 yıla yakın IBM teknoloji şirketinde çalışan Scherr, IBM’in yazılım sistemi ve uygulama ve mini bilgisayarlarla iletişim ağını geliştiren kişiydi.

Peki bilgisayar endüstrisinin ilk hackerlarından Scherr, başkalarının onun şifresini kırmasını nasıl engelliyor?

‘Kırılamaz şifre’nin formülü ne olabilir?

Sherr’in yanıtı şaşırtıcı:

“Kafamı bir sürü şifreyle doldurmaktan hoşlanmıyorum.

“Ezberlediğim uzun ve karmaşık tek bir şifre var, tüm şifrelerimi yöneten bir uygulamaya girmemi sağlıyor.”

Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND