Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Ardahan’dan Amerika’ya uzanan bir başarı hikayesi

Erbakan Malkoç. 11 çocuklu bir ailenin üyesi. İlkokul çağında anne ve babasını kaybedip yetim kalınca soluğu istanbul’da alıyor. İşte otomotil tasarımında dünya çapında bir üne kavuşan Malkoç’un başarı hikayesi…

sıfırdan zirveye, ilham veren başarı hikayeleri, gerçek başarı hikayeleri, erbakan malkoç
Erbakan Malkoç. 11 çocuklu bir ailenin üyesi. İlkokul çağında anne ve babasını kaybedip yetim kalınca soluğu istanbul’da alıyor. İşte otomotil tasarımında dünya çapında bir üne kavuşan Malkoç’un başarı hikayesi…
 

Açılmayan kanatların büyüklüğünü kimse bilemez

Ardahan’ın Dengeli Köyü’nde doğmuş Erbakan Malkoç. 11 çocuklu çiftçi bir ailenin ferdi. İlkokul ikinci sınıftan dörde geçmiş ancak maddi imkânsızlıktan okuyamamış. Eksi 40 derecede tezek yakıp ısındıkları, camı çerçevesi olmayan bir okulda okumuş.

“O zamanlar köyde araba yoktu. Babam çarşıya götürünce otomobilleri görürdüm. Uzay mekiği ya da cin görmüş gibi büyülenirdim. ‘Bunlar nasıl birbirlerine çarpmadan gidiyorlar?’ diye şaşırırdım. Köy çocuğuyum, nereden bileyim. Çocukken bırakın bir arabanın hayalini, lastik ayakkabının hayalini kuramıyordum” diye anlatıyor o günleri. Çocukken hiç oyuncağı da olmamış Malkoç’un ama şimdi o, kurduğu Dizayn Vip markasıyla dünyanın en iyi otomobil tasarımcılarından biri. Dünyanın önemli iş adamlarına, sporcularına, birçok ünlü sanatçıya otomobil, helikopter, yat tasarlamış. Geçen yıl Avrupa’nın en iyi otomobil tasarımcısı ödülünü alan Malkoç, ‘2014 Avrupa Rekabet Kalite Ödülü’nün de sahibi. Türkiye’yi dünyaya tanıtan Erbakan Malkoç’un sıra dışı hikâyesini kendi ağzından dinledik.

AYAKKABISI ESKİSİN DE BANA VERSİN

İlkokulu bitirdiğim dönem annemi, babamı kaybettim. Yetim kalınca İstanbul’a abimin yanına geldim. Abim “Ne yapmak istersin?” diye sorunca “Çırak olacağım” dedim. Böylece hayranı olduğum otomobillere dokunma şansını elde edecektim. Her türlü zorluğu, yokluğu çektim. Yol param bile olmazdı. Ne öğle ne akşam yemeği; biri verirse yerdim. Her yerde parasız çalıştım. Ustalarımın ayakkabılarına bakardım eskisin de bana versinler diye. O dönemde işyerlerinde sigorta da yoktu, yemek de. Bir evde beş altı kişi aynı odada kalırdık. Bunları ajitasyon olsun diye anlatmıyorum. Ülkemizde “Ben hiçbir şey yapamam, hiçbir şey olamam” diyen çok genç var; hayatım onlara örnek olsun. Bir kişi dünyayı değiştirebilir, o yüzden bir kişiye dokunabilirsem ne mutlu bana. Üniversitede okuyan gençler ilkokul mezunu olan bana bakıp da neler yapabileceklerinin hayalini kursunlar. Avrupa’ya ilk gittiğim dönemlerde fuarların kapısından geri döndürülürdüm. Türk olduğumu öğrendiklerinde “Arabaları taklit edersiniz, çalarsınız” derlerdi. Bugün o fuarlarda “Erbakan Malkoç, gel de tasarımlarını dünyaya göster” diyorlar. Cenevre’ye gidiyorum, dünyanın en iyi otomobil üreticilerinin CEO’ları peşimde dolaşıyor. Amerika’ya gidiyorum “Mr. Erbakan” diyorlar; “Burada da mı tanınıyorum” diyorum. Muhteşem bir duygu. Hâlâ işimin başındayım, hâlâ işimin ustası benim.  Tasarımdan imalatın bitimine kadar her safhasında varım. Ben patron değil, liderim. Ekibimi peşime takar, götürürüm. Onlara tepeden kamçı atmam, kamçı atan patrondur. Önden çeken liderdir. Onlarca çalışanım “Usta” der bana. 

USTALARIMDAN ÇOK DAYAK YEDİM

9 yaşında çıraklığa başladım. Ustalarım beni zamanında iyi haşladılar. İnanılmaz dayak yerdim. Sıfır bir arabayı matkapla çizince kovuldum. “Çık, git” dediler. Hatta arkamdan kola şişesi fırlattılar. Yine de yanlarına gidip “Geçmiş ve gelecek haklarınızı helal ediyor musunuz?” dedim. Onlar benim ustam. İş öğrettiler bana. Ben de çok haşarıydım. Yapılan işlerin standardını beğenmez, mucitlik yapmaya çalışırdım. Onlar da “Senin üzerine vazife mi?” deyip döverlerdi. Benim için Vefa bir semt ismi değildir. Vefasız insan kuru bir ağaca benzer. Ondan sadece ateş olur, alev olur. Ustalarımdan ne kadar dayak yediysem de onlara bir vefa borcum vardı. Ustalarım başımın tacıdır, ne zaman görsem ellerini öperim. Severlerdi beni ama asiliklerim ve fark yaratma isteğim ustalarımı rahatsız ederdi. Bir ürün yapılınca beklemeden yenisini yapmaya çalışırdım. “Bir dur da satıp para kazanalım, sonra yaparız” derlerdi, dinlemezdim. Şimdi bile aynıyım. İmalatımda onlarca araba var. Yeni bir tasarım kafamdan geçerse “Durun, bunu uygulayın” derim. 

ASİL AT KENDİNE KAMÇI VURDURTMAZ

Bende asi bir ruh vardı. Fark yaratmanın peşine düşen biriydim. Standart hiçbir iş memnun etmezdi beni. Benim için iyi yok, hep daha iyi vardır. Birileri iyi yapıyorsa siz daha iyisini yapmak zorundasınız. Babam çiftçiydi ama işini iyi yapardı. Çiftçilik malzemelerinin hepsinin yerleri belliydi, elinizi atsanız bulurdunuz. Babam, “Hayatın boyunca birinci sermayen itibarın, ikinci sermayen de dostun olsun” derdi. Kovulunca abimle kendi atölyemizi açtık. 92 yılından bu yana da kendi işimi yapıyorum. Bugüne kadar hiçbir müşterim gelip de “Zamanında teslim etmedin, verdiğin sözü tutmadın” diyemez. Bana iş, aş veriyorsa bunun karşılığında işimi iyi yapmam gerekir. Babam “Asil at kendine kamçı vurdurtmaz” derdi. Bir karda yürüyüp iz bırakan, bir de o izleri takip eden vardır. Ben hep iz bıraktım. O dönemde üretilen otomobillerde aksesuar yoktu. Eksiklikleri görünce farklı işler yapmak istedim. Arabanın camı elle açılırdı. “Bunun bir sistemi olması lazım” diye düşünüp otomatik cam yapmak için kolları sıvardım. Silecek motoruyla otomatik cam yapmıştım. Cıvalı alarmlar yapardım. Kendi atölyemi açtıktan sonra farklı işler yapabildim. Her geçen gün müşterim arttı. Standart şekilde üretilen bir otomobil üzerinde yaptığım değişik üretimlerden sonra iki otomobilin arasında gündüzle gece kadar fark olur. Başladığım günden bu yana fabrikanın ürettiği hiçbir ürüne değer vermedim. Hep olanın üzerine koydum. 

SALAMI SUCUĞU NEREDEN BİLEYİM!

Yeni gelmişim köyden. Kulakları çınlasın, Cengiz abim vardı. Bir gün bana sandviç yaptırmış; “Al oğlum ye” dedi. Öyle bir sevindim ki ilk defa karnıma güzel bir şey girecek. Bir ısırdım, Allah’ım hayatımda hiç bilmediğim bir tat. “Bunun içinde ne var acaba?” diyorum. Bir lokma daha ısırıp çöpe attım. Cengiz abi geldi. “Ne çabuk yedin oğlum. Kocaman ekmek bitmez, ne yaptın?” deyince “Abi kızma ama yiyemedim. Tadı bir acayipti. Hayatımda böyle bir şey yemedim” dedim. Çöpten sandviçi aldı, “Bak oğlum, bu sucuk, bu salam” diye anlattı. Çocuğum bir şey görmemişim ki. O zamanlar Türkçem bile düzgün değil. Köyde annemin yaptığı tereyağını sac ekmeğine sürer yerdik. Biz ne bilelim salamı sucuğu.


İLKOKUL MEZUNUYUM AMA

Trenlerde dayak yiyerek aşağı atılırdık. Bizim yaşımızdaki çocuklar okul sıralarında okurken biz hayat mücadelesi veriyorduk. Boynuma aküleri bağlar, yırtık gömlekle kar altında ustamın peşinde gezerdim. Hayatım boyunca kimse bana inanmadı. Yaradan öyle bir yetenek verdi ki herkesi mahcup ettim. Şimdi her sabah altıda kalkıp İngilizce çalışıyorum. Yaşam koçum var. Liseyi bitirip üniversite de okuyacağım. İlkokul mezunuyum ama şimdi üniversitelerde girişimcilik ve liderlik dersi veriyorum. Gençlerden öyle övgüler alıyorum ki bu hazzı hiçbir şey yaşatamaz bana. Gençler kendilerine inansın. Açılmayan kanatların büyüklüğünü kimse bilemez. Kanatlarınızı açıp uçamadıktan sonra kartal olmanızın ne anlamı kalır. Kartal olmak isteyen gençler lütfen kanatlarını açsın. Asla iki tavşan kovalamasınlar, ikisini de kaçırırlar. Hayallerimi bırakmadım. Gençler de hayallerinin peşini bırakmasın. 

Kaynak: www.aksam.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

MAKALE

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir

mizah, Manşet, gülmek, güldürmek, çatışma

Mizah hakkında ne düşüyorsunuz? Sizce bir soruna çatışmalarla mı yoksa mizahla mı yaklaşmak çözümü kolaylaştırır? İşte Temel Aksoy’un tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikteki ‘’Mizah Her Kapıyı Açar’’ başlıklı yazısı…

Mizah Her Kapıyı Açar

Nasıl ki güzellik karşı koyulamaz bir çekim yaratıyorsa mizah da en az güzellik kadar etki yapar. Sadece karşı cinslerin ilişkilerinde değil, bütün ilişkilerde mizahın her kapıyı açan bir işlevi vardır.

Ne kadar ciddi ne kadar öfkeli olursanız olun, zekice yapılmış iyi bir espri sizin içinizdeki güzel insanı ortaya çıkaran bir etki yapar. Egonuzun duvarları aniden yıkılır. Sizi güldüren kişi, ruhunuza ulaşır. Onunla bağ kurmaya hazır hale gelirsiniz.

Hepimiz ergenlik yıllarımızdan başlayarak kendi kimliğimizi oluştururken adına ego dediğimiz kaleler inşa edip içine varlığımızı gizliyoruz. Aradan yıllar geçtikçe varlığımıza kendimiz bile ulaşamaz oluyoruz. Çoğumuz tatsız, tuzsuz insanlar haline dönüşüyoruz. Hayat mücadelesi bizi bizden uzaklaştırıyor.

Nasıl masallar ve öyküler bizi çocukluğumuzun saflığına geri döndürüyorsa mizah da bizim içimizdeki çocuğu ortaya çıkarıyor. Ağız dolusu kahkaha atan, kendinden geçen (egosundan kurtulan)  insanlara bakın, onların içindeki çocuğun ortaya çıktığını görürsünüz.

Güldürmek dünyanın en ciddi işlerinden biridir, keskin bir zekâ gerektirir. Mizah yeteneği olan esprili insanlar, toplumsal değişime öncülük yapabilecek insanlardır. Bir siyasetçinin yıllar boyunca anlatamayacağı bir fikri, iyi bir mizahçı saniyeler içinde anlatma gücüne sahiptir.

Bir toplumun yeni fikirleri sahiplenmesinin en kısa yolu; yeni fikri, senaryo yazarlarının ya da mizahçıların anlatmasıdır. Bir ülkede dönüşümü siyasetçiler başlatır, ama yeni fikirleri topluma benimsetenler sanatçılardır.

Mizah yapanın ayrıcalığı vardır, ona krallar bile karşı gelemez. Krallara kimsenin söylemeye cesaret edemediği sözleri söyleyenler hep soytarılar olmuştur. Bu özelliklerinden dolayı soytarılar, en çok saygı duyulan kişilikler arasındadır.

Mizah, halkın iktidara başkaldırdığı durumlarda yeşermiştir. İnsanlar deviremedikleri iktidarla “alay eden”  mizah hikâyeleri yaratmışlardır. Ortaçağda kiliseyle ve krallarla  alay eden öykü anlatıcıları ve soytarılar, düzeni en sivri dille eleştiren insanlar olmuşlardır.

Eski Yunanda güldürünün babası Aristofanes’tir.  “Hayat tiyatro gibidir, en kötü insanlar en iyi yerde otururlar.” sözünün sahibi Aristofanes’tir.  Bizde ise Nasrettin Hoca ve  Bektaşi fıkraları, Marco Paşa hikayeleri, Karagöz Hacivat anlatıları sadece güldürmekle kalmaz, en ciddi söylevlerin iletemeyeceği mesajları bir çırpıda iletir.

Freud, “Yaptığımız espriler sayesinde son derece önemli mesajlar kabul görür, ciddi bir ifadeyle söylenen sözler kabul edilmez.” der.

Mizah, sivri dilli bile olsa kin ve düşmanlık duyguları yaratmaz.

Sadece filozoflar değil psikologlar, sosyologlar, pazarlamacılar, doktorlar, eğitim bilimciler için de mizah başlı başına bir araştırma konusu ve çalışma alanı.  Her geçen gün mizah üzerinde yapılan çalışmalar, bilimsel kanıtlar çoğalıyor. Gülmenin insan bedenine ve ruhuna ne kadar iyi geldiği çok iyi biliniyor. (Ben bundan birkaç yıl önce mizahla ilgili onlarca kitap okudum. Mizahın -insanın bir ömür harcayacağı kadar- uçsuz bucaksız bir konu olduğunu anladım.)

Gülmenin birleştirici bir etkisi vardır. Tanımadığımız birisiyle ilk karşılaşmamızda ona gülümseriz; çünkü gülümseme, bizim karşımızdakini kabul etmemizin göstergesidir.

Yönetim denince ilk olarak akla “otorite ve kurallar” geliyor. Her ne kadar son yıllarda duygusal zeka ve empati gibi kavramlar yönetim pratiğinin parçası olsa da yönetim, mizah ya da gülmeyle ilişkilendirilmez. Aksine gülme ile yönetim kavramının yan yana gelmesi yadırganır ve yöneticinin mizah yapması onun otoritesini zedeleyecekmiş zannedilir. Hâlbuki mizah, hayatımızın her alanında ve her anında vardır.

İş hayatımıza mizahı ne kadar çok sokabilirsek o kadar yaratıcı oluruz. Ciddiyetle, sertlikle, zıtlaşmalarla, çatışmalarla, gerginliklerle çözemeyeceğimiz sorunlara  mizahla yaklaşmak, çözümü kolaylaştırır. Mizah yaşadığımız zorlukları hafifletir, yük olmaktan çıkarır.

Espri, savunma mekanizmalarını ortadan kaldırarak kabul etmeyi ve kabul edilmeyi kolaylaştırır. Daha da ötesi birlikte gülebilen, aynı espri anlayışını paylaşan insanlar arasında çok hızlı bir doğal bağ oluşur. Aynı esprilere gülen insanlar aynı takımın parçası olurlar.

Mizah sadece hayatı neşelendirmekle kalmaz, öğrenmeyi de kolaylaştırır. Gerginlikleri yumuşatır, insanları yakınlaştırır, en ciddi ortamlara insani bir boyut katar. Mizah en ağır durumları hafiflettiği için ruhumuzu dengeye getirir.

Bir insanın kendisiyle “alay edebilmesi”, bir olgunluk ve özgüven işaretidir; kendisiyle barışık olduğunun göstergesidir.

En zor konuları bile mizahla sevimli hale getirerek öğreten hocaların yaptıkları gibi hayatta pek çok işi mizahla birleştirmek mümkündür. İş hayatında da, eğlenerek yapıldığında en zor işler kolaylaşır.

Esprili reklamlardaki mesajların daha etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Daha önce de birçok kez değindiğim gibi, iletişimin dili duygusaldır; en iyi duygusal bağ kurma yollarından biri ise mizahtır.

İnsanların nelere güldükleri kültürel olarak değişse de genel anlamıyla mizahın evrensel bir ortak paydası vardır. İnsanları güldürmenin her külütür için geçerli olan bir yapısı ve mimarisi vardır. Bu anlamda mizah, kendi içinde şaşmaz bir matematiğe sahiptir.

Mizahın özü, mevcut duruma hiç beklenmedik bir anda, hiç akla gelmeyecek farklı bir bakış açısı getirmektir. Hazırlıklı olmadığımız bu ani bakış açısı değişikliği, sinir sistemimiz üzerinde boşaltıcı bir etki yaratır ve gülmeye başlarız.

Gülmeye başladığımızda egomuzun etrafına ördüğümüz duvarlar yıkılır, içimizdeki çocuk ortaya çıkar.

Gülmeye başladığımızda bağ kurmaya hazır hale geliriz; karşımızdaki de bizim içimizdeki insana ulaşma imkânı bulur.

Not:

Temel, uzun yıllar yönetici olarak çalıştıktan sonra danışman olmaya karar vermiştir.  Bir tavuk çiftliği sahibi Temel’i çağırır ve der ki “Bir derdim var, tavuklar hastalanıyor. Son günlerde epeyce bir kayıp verdik. Sizce ne yapmamız gerekir?”  Temel, “Kolayı var, size vereceğim şu ilacı kullanın, faydasını göreceksiniz.” der.  Çiftlik sahibi Temel’in dediğini yapar.

Ertesi hafta Temel tekrar çiftliğe geldiğinde durumu sorar. Adam der ki “Hiç düzelme olmadı. Aksine kayıplar arttı. Tavukların yarısını kaybettik. Zararımız büyük.”  Temel, kendine çok güvenli bir ses tonuyla, “Öyleyse geçen hafta verdiğim ilacı bırakın, size vereceğim bu yeni ilacı kullanın. Bu kesinlikle işe yarayacaktır.” der.

Bir sonraki hafta tekrar buluştuklarında durum daha da kötüleşmiştir. Çiftlik sahibi umutsuzluk içindedir. Temel müşterisini sakinleştirir, panik yapmamasını söyler ve yepyeni bir ilaç verir ve aynı zamanda tavukların yemini değiştirir. Bu yeni yöntemle kesin sonuca ulaşacaklarını söyler; çünkü Temel böyle durumlarla daha önce çok karşılaşmıştır ve hepsinde de çok başarılı olmuştur. Çaresiz çiftlik sahibi Temel’in önerdiği yöntemlerin hepsini uygulayacağını söyler.

Temel tekrar çiftliğe gittiğinde büyük bir heyecanla durumda ne kadar iyileşme olduğunu sorar.

Adam der ki “Bütün tavukları kaybettik. Mahvolduk.”

Ve perişan bir şekilde Temel’e “Şimdi ne yapacağız?” diye sorar.

Temel kafasını kaşır ve der ki,

“Bende daha çok strateji vardı; ama sende tavuk kalmadı.”

Yazar: Temel Aksoy
Kaynak: www.temelaksoy.com

Okumaya devam et

MAKALE

Küçük istavritin öyküsü

umut etmek, umudunu kaybetme, küçük istavrit

Küçük istavrit yiyecek bir şey sanıp
Hızla atıldı çapariye
Önce müthiş bir acı duydu dudağında
Gümbür gümbür oldu yüreği
Sonra hızla çekildi yukarıya

Aslında hep merak etmişti
Denizlerin üstünü
Neye benzerdi acep gökyüzü
Bir yanda büyük bir merak
Bir yanda ölüm korkusu

“Dudağı yarıklar” denir, şanslıdır onlar
Hani görüp de gökyüzünü, insanı
Oltadan son anda kurtulanlar
Ne çare balıkçının parmakları hoyratça kavradı onu
Küçük istavrit anladı yolun sonu

Koca denizlere sığmazdı yüreği
Oysa şimdi yüzerken
Küçücük yeşil leğende
Cansız uzanıvermiş dostlarına
Değiyordu minik yüzgeci

İnsanlar gelip geçtiler önünden
Bir kedi yalanarak baktı gökyüzünün içine
Yavaşça karardı dünya
Başı da dönüyordu
Son bir kez düşündü derin maviyi
Beyaz mercanı bir de yeşil yosunu

İşte tam o anda eğilip aldım onu
Yürüdüm deniz kenarına
Bir öpücük kondurdum başına
İki damla gözyaşından ibaret
Sade bir törenle saldım denizin sularına

Bir an öylece baka-kaldı
Sonra sevinçle dibe daldı
Gitti, tüm kederimi söküp atarak
Teşekkürü de ihmal etmemişti
Birkaç değerli pulunu elime avuçlarıma bırakarak

Balıkçı ve kedi şaşkın baktılar yüzüme
Sorar gibiydiler neden yaptın bunu niye
“Bir gün dedim bulursam kendimi
Yeşil leğendeki küçük istavrit kadar çaresiz
Son ana kadar hep bir umudum olsun diye”

Sevgili Feraye ve okuyucum Ali Çetintür yollamış bu dizeleri..
Ne kadar güzel… Ne kadar anlamlı… Ne kadar dokunaklı…
Ama mesaj nasıl harika…
“Son ana kadar umudunu yitirmeyeceksin!..”
Bitince bitmez.. Umudunu yitirince biter!..

Yazan: Hıncal Uluç
Kaynak: www.sabah.com.tr

Okumaya devam et

MAKALE

Quasimodo sendromu: Gerçekte var olmayan kusurları bulmak

sendrom, sağlık, Quasimodo Sendromu belirtileri, Quasimodo Sendromu, psikoloji, Manşet

Quasimodo sendromu nedir? Bu sendroma sahip bireyler ne tür davranışlar sergiler? Tedavisi var mıdır? İşte tüm bu sorulara yanıt olabilecek nitelikte bir makale…

Quasimodo Sendromu nedir? Belirtileri neler?

Quasimodo sendromu, kişinin vücudunda gerçekte var olmayan kusurlar bulması ve bundan yoğun rahatsızlık duyması anlamına geliyor.

Acıbadem Fulya Hastanesi’nden Uzman Psikolog Sena Sivri, Quasimodo Sendromu ya da diğer adıyla Beden Disformik Bozukluğu olan kişilerin sürekli aynada kendilerini inceleyip, her seferinde yeni bir kusur bulduklarını belirterek şu bilgileri paylaştı:

Quasimodo Sendromu nedir?

İsmini Victor Hugo’nun Notre Dame’ın Kamburu eserindeki Quasimodo karakterinden alan Quasimodo sendromu, kişinin vücudunda gerçekte var olmayan kusurlar bulması ve bundan yoğun rahatsızlık duyması anlamına geliyor.

Bu düşünsel uğraşlar kişinin işlevselliğinde bozulmaya neden olur. Bu durumun yarattığı mutsuzluktan dolayı kişi içine kapanır, kendi görüntüsünden duyduğu memnuniyetsizlikten dolayı iş ve sosyal hayatından uzaklaşır, daha ilerlediğinde evden çıkamaz hale gelebilir hatta çok ilerlemiş durumlarda intihar girişimlerine yol açabilir.

Quasimodo Sendromu belirtileri neler?

Bu sendromun genellikle ergenlik döneminde ortaya çıktığını, genetik yatkınlığın yanı sıra toplumsal normlar ve sosyal medyanın dayattığı güzellik algılarının da tetikleyici olma özelliği taşıdığını belirten Uzman Psikolog Sena Sivri, Quasimodo sendromunun 3 önemli belirtisini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Çok vakit harcamak

Kişinin kendini aşırı inceleyip eleştirmesi, sürekli kendi görüntüsünde kusur bulması temel belirti olarak karşımıza çıkıyor. Kişinin çok vaktini alan bu incelemeler özellikle yüz bölgesinde yoğunlaşıyor.

Kişi, etrafındaki herkesten kusurlu bulduğu bölgeleriyle ilgili fikir alma ihtiyacı içinde oluyor; hayali kusurlarının nasıl gözüktüğünü sorup, kendisini çirkin kabul ediyor. Diğer insanların hatta uzmanların söylemleri inandırıcı olmuyor.

Bu kişiler, plastik cerrahlar ve dermatologların kapısını sık sık çalıp, küçüklü büyüklü müdahaleler yaptırırken; hekimin onay vermediği, gerek görmediği işlem / operasyonlar için ehil olmayan kişilere işlemler yaptırtıp daha büyük hasarlar görebiliyorlar.

Aşırı kararsız olmak

Quasimodo sendromu olan kişiler saç ve kıyafet gibi konularda her zaman kararsızlık içinde oluyorlar ve gerçekte var olmayan kusurlarının, etrafındaki herkes tarafından fark edildiğini, çirkin olduğunu düşünüyorlar. Hayatları ile ilgili her alanda güzellik algılarına bağlı yanlış kararlar verebiliyorlar.

Bu sendroma sahip kişiler “Olmaz çünkü çok çirkinim, burnum/gözüm vs çirkin” gibi cümleleri çok sık söylüyorlar. Hayatları ile ilgili karar almaları gereken noktalarda güzel olmadıklarına dair algıları özgüven eksikliği yaratarak birçok konuda cesaretlerini kırıyor. Aynı zamanda güzelliklerine dair bu obsesyonları birçok alana dair ilgi ve algılarını da bloke ediyor.

Takıntılı düşünceler ve davranışlar geliştirmek

Kişi, başkalarınca fark edilmeyen ya da gerçekte olmayan kusurunu ciddi bir kusur veya özür olarak görüyor, devamlı bu sorunla uğraşıyor; bu algısından dolayı tekrarlayıcı davranışlarda bulunuyor. Örneğin; aynaya bakma, gizlemeye çalışma, deri/saç yolma, düzeltmeye çalışma, güven ve güzelliğine dair onay arayışı içerisinde olma bunlardan birkaçı. Kendi özelliklerini başkalarıyla kıyaslarken, zamanla yaşam kalitesi bozuluyor, içe kapanıyor hatta evden çıkmak istemiyor. Tek uğraşıları bu kusurlarını düzeltmek için oluyor. Çok ilerlemiş durumlarda, yaşamlarına son verme istekleri ve girişimleri sık görülüyor.

Kaynak: www.indigodergisi.com

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

MEHTAP TOZCU MEHTAP TOZCU
EĞİTMENLER3 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Mehtap Tozcu

Mehtap Tozcu Adana’da doğdu.  Çukurova Üniversitesi Türk Dili Edebiyatı bölümünden mezun oldu.  Ahi Evran Üniversitesinde pedagojik formasyon eğitimini tamamladı. Özel...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Başak Koç
EĞİTMENLER8 ay önce

Her Şey Seninle Başlar Eğitmeni: Başak Koç

Milli voleybolcu Başak Koç, 1993 yılında Eczacıbaşı Spor Kulübü’nde spor kariyerine başladı. Galatasaray, Fenerbahçe, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Işıkspor’da forma giydi.  Aktif...

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Her Şey Seninle Başlar eğitmeni:
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Batuhan Kürkçü

1987 yılı Ankara doğumlu olan Batuhan Kürkçü, Hacettepe Üniversitesi Biyoloji bölümünden mezun oldu. Askerlik sonrasında Türk Hava Kurumu Uçuş Akademisi’nde...

Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Ümit Sedat Bayram, Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Ümit Sedat Bayram

ÜMİT SEDAT BAYRAM KİMDİR? Ümit Sedat Bayram 1977 yılında Ankara’da doğdu. Hacettepe Üniversitesi’nde mühendislik eğitimi aldı. Ulusal bir ilaç firmasında...

Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı Manşet, Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Harun Kılcı
EĞİTMENLER10 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Harun Kilci

Harun Kilci Kariyer ve Yönetim Danışmanı Eğitmen 1999 yılında Kara Harp Okulundan Sistem Mühendisi olarak mezun oldu, 2005 yılında işletme...

Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri, Manşet, Kübra Yalçın
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Kübra Yalçın

Kübra Yalçın İK Yöneticisi, Eğitmen Adana’da dünyaya gelen Kübra Yalçın birincilikle girdiği Doğu Akdeniz Üniversitesi İngilizce İşletme Bölümü’nden ‘Şeref Öğrencisi’...

Meltem Can Karabay Meltem Can Karabay
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Meltem Can Karabay

Meltem Can Karabay Yaşam Koçu ve Eğitmen İstanbul Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. Kişisel gelişim alanına duyduğu...

Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri Lisanslı Her Şey Seninle Başlar eğitmenleri
EĞİTMENLER11 ay önce

Her Şey Seninle Başlar eğitmeni: Özlem Baydar

Geçen yıl Her Şey Seninle Başlar eğitmen eğitimi açılmıştı. Seçilen eğitmen adaylarına Mümin Sekman tarafından eğitimler verildi ve artık göreve...

TREND