Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

Anthony robbins nasıl kişisel gelişimci oldu?

Ünlü Amerikalı kişisel gelişimci Anthony Robbinsin kendini nasıl geliştirdiğini ve nasıl kişisel gelişim uzmanı olduğunu anlattığı bir yazı…

DEĞİŞİKLİK BİR ANDA OLUR MU?

Hatırlayabildiğim kadarıyla ben her zaman, insanlara hayatlarındaki hemen hemen her şeyi değiştirme yeteneğini edinme konusunda yardım etmenin rüyasını görmüştüm. Daha çok küçük yaşlarda, içgüdüsel olarak, bakalarının değişmesine yardım etmekle kendimi de değiştirebileceğimi anlamıştım. Orta okuldayken bile, kitaplardan ve kasetlerden bilgi edinmeye calışıyor, insan duygularını ve davranışlarını değiştirmenin temellerini öğrenme peşinde koşuyordum.

Tabii kendi hayatımın belli yönlerini daha iyiye götürmek de istiyordum. Kendimi motive etmek, birşeyin peşini bırakmamak ve eyleme geçmek, hayatın zevkini çıkarmayı öğrenmek, insanlarla nasıl uyum sağlanacağını ve baş kurulacağını öğrenmek gibi.

Nedenini pek bilmiyorum ama, ben zevki, öğrenmek gibi, insanların hayat kalitesinde değişiklik yapacak, belki beni takdir etmelerine, sevmelerine yol açacak değişiklikleri onlarla paylaşmak gibi konularla başlamıştım. Sonuçta liseye geldiğimde, “Çözümlerin Adamı” olarak ün saldım. Birinin bir sorunu varsa onu bana getiriyordu. Bende bu kimlikten gurur duymaktaydım.

Daha çok şey öğrendikçe, öğrenmeye daha bir tiryaki oldum. İnsan duygularını ve davranışlarını etkilemenin yollarını anlamak benim için bir tutku haline geldi. Hızlı okuma kursuna gittim, kitaplar için doymak bilmez bir iştah geliştirdim. Birkaç yıl içinde 700’e yakın kitap okudum. Hemen hepsi, insani gelişme, psikoloji, etkileme ve psikolojik gelişme konularıydı.

Hayatımızın kalitesini yükseltmekle ilgili ne varsa, hepsini bilmek istiyordum. Bunları hemen kendime uygulamaya, başkalarıyla paylaşmaya koyuldum. Ama kitaplarla yetinmedim. Motivasyon kasetlerinin fanatiği oldum. Henüz lisedeyken para biriktirip çeşitli kişisel gelişme seminerlerine katıldım. Tahmin edebileceğiniz gibi, çok geçmeden bana, aynı mesajları tekrar tekrar dinliyormuşum gibi gelmeye başladı. Ortalıkta yeni bir şey yok gibiydi. Hevesim biraz gölgelenmeye başlıyordu.

Ama yirmi birinci yaş günümden hemen sonra, insanların hayatında yıldırım hızıyla değişiklikler yaratabilecek bir dizi teknolojiyle karşılaştım. Bunlar basit teknolojilerdi. Gestalt terapisi gibi, Erickson hipnozunun etkileme gücü gibi, Nöro-Liguistik Programlama gibi şeyler.

Bu araçların daha önce aylar, yıllar, hatta on yıllar alan değişiklikleri birkaç dakikada gerçekleştirebildiğini görünce, onlara yaklaşımımda bir misyoner kesildim. Varımı yoğumu, bu teknolojilerin ustası olmaya yatıracağym, dedim. O kadarla da kalmadım. Bir tek şeyi öğrenince, onu hemen uygulamaya geçirdim.

Nöro-Linguistik Programlama eğitiminin ilk haftasıny-ı hiçbir zaman unutamayacağım. Kişinin doğduğundan beri sahip olduğu bir fobiyi bir saatte yok etmek gibi şeyler öğreniyorduk. Geleneksel tedavi uygulandığında bu beş yıl ya da daha çok sürebilen bir şeydi! Beşinci gün, sınıftaki psikologlarla ruh hekimlerine döndüm, “Hey, çocuklar, haydi birkaç fobik bulup tedavi edelim.” dedim.

Yüzüme deliymişim gibi baktılar. Benim bu konuda akademik eğitime sahip biri olmadığımı yüzüme vuran bakışlardı bunlar. Alty aylık sertifika kursunun sonuna kadar beklememiz gerektiği kanısındaydılar. Ondan sonra bile, önce süreci deneyecektik. Ancak başarılı olursak bu yöntemi kullanacak hale gelmiş sayacaktık kendimizi.

Benim beklemeye niyetim yoktu. Kariyerimi hemen, radyo ve televizyon programlarıyla başlattım. Programlarım önce Kanada’nın her yerinde yayınlandı, daha sonra ABD’de de yayınlanmaya başladı.

Programlarımda insanlara değişiklik yaratacak bu teknolojileri anlatıyor, eğer hayatlarımızı değiştirmek istiyorsak, bizi yıllardır geri tutan şey ister fobi, ister güçsüzleştiren bir inanç olsun, bunu birkaç dakikada geçiştirebileceğimizi söylüyordum. O fobiden kurtulmak için daha önce yıllar harcamış olsalar bile!

Bu radikal bir kavram mıydı? Hem de nasıl! Ama ben hiç durup dinlenmeden, bütün değişikliklerin bir anda olabileceğini savunmaktaydım. Oysa çoğumuz bir değişiklik yapmaya karar vermeden önce birtakım şeylerin olmasını bekleriz. Benim iddiam, eğer insan beyninin nasıl çalıştığını gerçekten anlıyorsak, başımıza türlü olayların neden geldiği konusunda upuzun süreli analizleri yapmaktan hemen vazgeçmek, neyi acıya, neyi zevke başladığımızı değiştirerek sinir sistemimizin şartlanmalarını kolayca değiştirip hayatımızın kontrolünü şu anda ele almak gerektiğiydi.

Tahmin edebileceğiniz gibi, doktorası bile olmayan genç bir delikanlının radyolarda böyle kuşku verici şeyler söylemesi, geleneksel eğitimden yararlanmış birtakım akıl ve ruh sağlığı profesyonellerinin hiç hoşuna gitmedi. Birkaç psikologla ruh hekimi bana saldırıya geçtiler, kimisi bu işi yayınlar aracılığıyla yaptı.

Ben bu durumda, insanlary değiştirme kariyerimi iki ilkeye dayandyrarak kurmaya karar verdim, bunların biri teknoloji, diğeri de meydan okuma yoluydu. Elimdekinin süper teknoloji olduğunu biliyordum. İnsan davranışlaryyla ilgili kilit bir anlayışa temellendirilmiş, üstün bir değişiklik yaratma yöntemiydi. Klasik eğitim almış psikologların çoğuna bu konular öğretilmemişti. Ayrıca, kendime ve birlikte çalıştığım insanlara sürekli meydan okursam, her türlü sorunu tersine çevirme yolunu bulacağıma da inanıyordum.

Bir ruh hekimi bana şarlatan ve yalancı dedi, beni sahte iddialar ileri sürmekle suçladı. Ben de ona karamsarlığı bırakıp bana bir fırsat tanımasını, yıllardır iyileştiremediği hastalarından birini bana yollamasını söyleyerek meydan okudum. Pek atak bir hareketti. Başlangıçta bu isteğimi kabul etmedi. Ama ben bazy kaldıraç yöntemleri kullanarak (bu tekniği bir sonraki bölümde anlatacağım) sonunda o ruh hekimini bana bir hasta yollamaya razı ettim.

Hasta kendi başına benim serbest konuk akşamlarımdan birine gelecek, salonun ortasında, diğer konukların ortasında, diğer konukların önünde, kendisiyle çalışmama izin verecekti. On beş dakika içinde kadının yılanlar konusundaki fobisini sildim. Oysa bana şarlatan diyerek saldıran doktor onu bu konuda yedi yıldır tedavi ediyordu. Adam en azından pek şaşırmıştı diyelim! Ama daha önemlisi, bunun bende yarattıcı referansları, neler başarabileceğim konusunda bana getirdiği emin olma duygusunu düşünebiliyor musunuz? Birdenbire çığrından çıkmış biri oldum!

Ülkeyi bir baştan bir başa dolayıp, değişikliğin ne kadar çabuk olabileceğini herkese göstermeye kalktım. Nereye gidersem gideyim, insanlaryn başlangıçta söylediklerimi kuşkuyla karşıladıklarını gördüm. Ama ben onlara ölçülebilir sonuçları göstermeye başladıkça, yalnız dikkatlerini ve ilgilerini çekmekle kalmadım, anlattıklarımı uygulayıp kendi hayatlarında ölçülebilir değişiklikler yaratmalarını da sağladım.

Acaba insanların çoğu neden değişikliğin çok uzun süreceğini sanır? Besbelli bunun bir nedeni, o değişikliği iradeleriyle gerçekleştirmeye defalarca uğraşmış, başaramamış olmalarıdır. O zaman tabii, değişiklik yaratmanın çok uzun ve zor bir süreç olduğunu varsayarlar. Aslında zor olmasının tek nedeni, çoğumuzun nasıl değişeceğimizi bilmeyişimizdir. Etkin bir stratejimiz yoktur. Eğer kalıcı bir değişiklik istiyorsak, irade tek başına yetersiz kalmaktadır.

Çabuk değişemeyişimizin ikinci nedeni de bizim kültürümüzde birtakım inançların bulunması, bunların kendi içimizdeki gücü kullanmamızı engellemedir. Kültürel olarak biz, ani değişikliklere olumsuz asosiyasyonlar bağlarız. Çoğu kişi için, hızlı değişmek demek, zaten başlangıçta da pek bir sorunumuz yokmuş demek oluyor. Madem ki o kadar kolay değişebiliyordun, neden haftalar önce, aylar önce, yıllar önce değişip de sızlanmayı kesmedin? Gibi bir hava esiyor.

Örneğin bir insan, sevdiği birinin kaybından sonra ne kadar kısa zamanda kendini toparlayıp farklı hissetmeye başlayabilir? Fiziksel olarak, bunu ertesi sabah yapabilme yeteneğinimiz var. Ama yapmazlar. Neden? Çünkü kültürümüzdeki bir dizi inanç, belli bir süre yas tutmamızı şart kılar. Ne kadar bir süre sürdürmeliyiz bu yası? Bu bizim kendi şartlanmamıza bağlıdır.

Bir düşünün. Sevdiğiniz birinin kaybından sonra, hemen ertesi gün yası kesseniz, hayatınızda pek büyük acylara yol açmaz mıydınız? Bir kere, insanlar sizin o kaybettiğiniz ki?iyi aslında sevmediğinizi düşünürlerdi. Kültürel ?artlanmanız sonucu, siz bile o kişiyi sevmediğinize karar verebilirdiniz. Ölümün bu kadar kolay üstesinden gelme kavramı, çok acı bir kavramdır. Toplumun kabul ettiği uygun süre doluncaya kadar, duygularımızı değiştirmeden acı çekmeye, yası sürdürmeye razı oluruz.

Kigem.com, her insanın başarı için gerekli iç kaynaklara sahip olduğuna inanır:.

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Hafızadaki yüzler resme döküldü

Kanada’nın Toronto Scarborough Üniversitesi’ndeki nörologlar, elektroensefalografi (EEG) verilerine otomatik öğrenme (machine learning) tekniği uygulayarak “hafızadaki yüzleri resme dökmeyi” başardı.

Araştırmayı yöneten Prof. Dr. Adrian Nestor, “Bu çalışmadaki yenilik, EEG verileri ve otomatik öğrenme tekniğini kullanarak katılımcının görsel deneyiminin tahmini bir temsilini yeniden yaratmak” dedi.

Nestor, gönüllü katılımcının kafasına yerleştirilen EEG’nin verilerine ışık tutulduğunu belirtirken, “İnsan yüzü gibi zihinsel temsilleri algıladığımız biçimiyle yeniden oluşturmaya çalıştık” diye konuştu.

Scarborough Üniversitesi’nde EEG verileri üzerine araştırmalar yapan Dr. Dan Nemrodov ise ilk başta bu teknikle hafızadaki yüzlerin resme döküleceğine” ihtimal vermediğini anlattı, “Nestor bana geldiğinde ona bunun zor olacağını ama deneyebileceğimizi söyledim. Sonuçta o kazandı, ben kaybettim. Teknik gayet iyi çalışıyor” dedi.

Yapılan araştırmanın videosu aşağıdadır:

Kaynak: bbc türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Çinli Şirket az adım atan çalışana para cezası veriyor

Çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesen şirket eleştirildi.

Çin’de ayda 180 bin adımdan az atan çalışanlarına para cezası veren şirket eleştirilerin hedefinde. Information Times gazetesine göre Guangzhou’da bir emlakçı, çalışanlarına eksik attıkları her adım için 0,01 yuan (0,0078 TL) ceza kesiyor.

Gazeteye konuşan şirketin çalışanlarından biri, sürekli fazla mesaiye kalmaları gerektiği için çalışma saatleri dışında 6 saat atma imkanlarının olmadığını söylüyor:

“Şirketin daha fazla egzersiz yapmamızı istemesini anlıyorum ama şimdi adım hedefini tutturmak için yürümekten uyumaya yeterli vakit ayıramıyorum.”

Yerel bir hukuk firmasında çalışan Liu Fengmao, şirketin çalışanların attıkları adımı bir performans göstergesi olarak takip etmesinin yasal bir temeli olmadığını ve bu kuralın ilerde işveren için sorun çıkarabileceğini belirtiyor.

Liu’ya göre işçiler mesai saatleri dışında yürümeleri gerektiğinde bunun fazla mesai olduğunu söyleyebilir veya yürüyüş sırasında sakatlık yaşadıklarında bunu çalışma sırasında yaşanan bir iş kazası olarak gösterebilir.

Information Times’a göre Guangzhou’daki emlakçı çalışanlarına bu tip bir kural getiren ilk şirket değil.

Ocak 2017’de teknoloji şirketi Congqing çalışanlarının günde 10 bin adım atmasını talep etmişti. Chongqing Evening Post gazetesi şirketin bu kriteri bir performans ölçütü olarak kullandığını yazmıştı.

“Şirket, maaşlardan kesinti yapmak için bahane arıyor”

Sosyal medya sitesi Sina Weibo’da da kullanıcılar Guangzhou’daki emlakçının bu uygulamasını şaşkınlıkla karşıladı. Bir kullanıcı “Şirket çalışanlarının maaşlarından kesinti yapmak için bahane arıyor” ifadelerini kullandı.

Bazı kullanıcılar ise kararı “Bu uygulama çalışanları sağlıklı kılar” ifadeleriyle destekledi.

Kaynak: BBC Türkçe

Okumaya devam et

MAKALE

Bağlanma korkusu: Neden bazıları “ıssız insan” olmayı seçer?

İnsanın sosyal etkileşimi, temel bir ihtiyaç. Peki neden bazı insanlar, başka insanlardan kaçar? Bağlanma korkusunun mekanizması nasıl çalışır? Bağlanamayanları anlamak için yararlı bir yazı…

Flörtleşme döneminde bir çoğumuzun başına gelmiştir: biriyle görüşüyorsunuz, beraber vakit geçirmeyi seviyorsunuz ve birbiriniz tanımaya çalışıyorsunuz. Aranızdaki ilişki doğru yönde gidiyor gibi duruyor, ancak bu ilişkinin adını koymak istediğinizi belirttiğiniz anda durum birden değişiyor. Görüştüğünüz kişi sorularınıza daha kaçamak cevaplar vermeye başlıyor ve mesajlarınıza daha az geri dönüş yapıyor. Gelecek ile ilgili bir plan yaptığınızda konuyu değiştirmeye çalışıyor.

Karşılıklı oturduğunuzda ve “neler oluyor?” diye sorduğunuzda büyük ihtimalle “bağlanmaktan korkuyorum” veya buna benzer bir cevap alacaksınız.

Bazıları için bu konuşma daha geç de gerçekleşebilir. Artık bir ilişki içindesinizdir, ancak ilişkiniz daha da ciddileşmeye başlayınca partneriniz sizden uzaklaşabilir. Bunun üzerine kendinizi “ne oldu öyle” diye düşünürken bulabilirsiniz.

“Bağlanmaktan korkmak teriminin sık sık kullanıldığını duyarız ama aslında bu ne anlama geliyor? Huffington Post’tan Kelsey Borresan bu sorunun cevabını öğrenmek için uzmanlarla görüştü.

Eğer biri size “bağlanma sorunlarından” bahsediyorsa yakınlık kurmaktan ve ilişkinizin çok hızlı ilerlemesinden rahatsız oluyordur.

“Sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir”

Psikolog Samantha Rodman bu konu ile ilgili olarak “ Sizi seviyor olabilir, hatta size aşık bile olabilir ancak sizin ihtiyaçlarınızı ve beklentilerinizi karşılayamamaktan korkuyor olabilir” diyor.

“Bağlanma sorununun” kökleri korkulara, inançlara hatta kişinin aile hayatında veya daha önceki ilişkilerinde yaşadığı kötü tecrübelere dayanıyor olabilir. (Örneğin çocukluğunda anne ile babasının kavgalı bir boşanma yaşamasına tanık olmuş olabilir)

Unutmamak gereken bir başka detay ise her insanın nihai amacının uzun bir ilişki olmadığı.

“Bir ilişkinin içinde sıkışıp kalmaktan korkuyor veya büyük kararlar vermekte zorlanıyor olabilirler” diyor psikolog Ryan Howes ve ekliyor; “ Belki de geçmişte kendileri ile uyumlu olmayan insanlarla ilişki yaşamışlardır veya ilişkileri beklemedikleri bir şekilde aniden bitmiş, bu yüzden de kendilerini reddedilmiş hissetmişlerdir”. Howes bu konu hakkındaki düşüncelerini “Tipik olarak bağlanmakta korkan insanlarda geçmişten gelen bir korku vardır ve bu korku genel olarak ilişkilerinin bitmesine sebep olur” diyerek özetliyor.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız”

Bir başka olasılık ise karşınızdaki kişinin size karşı olan ilgisini kaybettiği ve “bağlanma sorunlarını” ilişkinizi sonlandırmak için kullanıyor olması. Bu gerekçe gerçek olsa da olmasa da bunu görüştüğünüz kişinin artık sizinle bir ilişki yaşamak istemediğine dair bir sinyal olarak algılamalısınız.

“Eğer biri bağlanma sorunları olduğunu söylüyorsa ona inanmalısınız. Bazı insanlar bunu ciddiye almıyor ve bir süre sonra karşılarındaki kişinin istediğinin evlilik veya beraber yaşamak olmadığını fark edince hayal kırıklığına uğruyor” diyor Rodman.

Bağlanmaktan korkan insanlar bazen size karışık sinyaller verebilirler. İlişkinizin bir sonraki adımının ne olduğunu konuştuğunuzda farklı cevaplar verdiğini hissedebilirsiniz. Tahminen sizinle bir sene sonrası için tatil planı yapmayacaklardır. Bazen arkadaşları etrafında geçirdiğiniz zamanı bile kısıtlayabilirler ki ilişkiniz biterse arkadaşlarına çok bağlanmış olmayın.

“Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir

Howes bağlanma sorunu olan insanların kavgadan kaçınmak için sorunların kendi kendisini çözmesini beklediğini, fakat aynı zamanda da bağlanmaktan korktukları için ilişkiyi bitirmeye hazır olduklarını ifade ediyor. “İçlerinde sürekli çatışıyorlar” diyor Howes.

Rodman ise “Bağlanma sorunu olan insanlar bağımsız yaşamayı ve kendi kendine yetmeyi iyi öğrenmiştir. Bu sebepten dolayı partnerlerine açılmaları zor olabilir.” diyor.

Kaynak: t24

Okumaya devam et
Advertisement

TREND