Sosyal Medya Hesaplarımız

MAKALE

10 temel düşünme hatası!

Bazen mantıklı düşünmeyi beceremiyor musunuz? başkalarını suçluyor, her şeyi üzerinize alınıyor, pireyi deve mi yapıyorsunuz? Kafanızdaki mantıklı düşünme kayışı kopmadan önce okumanız gereken bir makale…On düşünme hatası ve başa çıkma yolları.

gerçeklik ilkesi, duygusal durumlar, düşünme hataları

Gündelik hayatımızda sorunlara yol açabilen endişe,sıkıntı, çökkünlük ve öfke patlamaları gibi rahatsızlık verici duygusal durumların oluşmasına düşünce şemalarımızdaki bazı kusurlar katkıda bulunmaktadır. Çevremizden etkilenerek ya da oluşan olaylarla aynı zamanda bizi o an için rahatlatsın diye kullandığımız bazı düşünceler alışkanlık haline gelerek, otomatik olarak kullanılmaya başlanır. Bu tarz düşünce şemalarının ortak özelliği, gerçeklik ilkesinden ve akılcılık temelinden ayrılmış olmalarıdır. Bunlar:

1-Filtre oluşturma:

Karşılaştığınız durumlar ya da olayların tek bir yönü sizin için önem ifade ediyor, diğer alanları anlam taşımıyorsa, o kısımları hesaba katmıyorsanız filtre oluşturmaktasınız. Bazı kişiler yaşadıkları bir olay başkaları için ne kadar güzel olursa olsun, onun içinden olumsuz bir durumu adeta cımbızla çıkartırlar. Eğer kişinin duygusal yapısı çökkünlüğe eğilimli ise kendilerinin küçümsendiği ya da kayıp yaşantılarını öne çıkarabilirken; öfkeye eğilimliler kendilerine haksızlıkta bulunulduğunu; endişeli,evhamlı kişilerde kendileri ya da çevrelerindekilerle ilgili tehdit olarak algıladıkları şeyleri ön plana çıkarabilirler. Bu durumda bizi rahatsız edebilecek olaylar adeta mikroskoptan bakar gibi büyür, diğer güzel taraflar küçülür.

Bu durum kendi geçmişimizi düşündüğümüz anlarda da kendini göstermektedir. Eskileri düşündüğümüzde sadece üzücü, kaygı verici, sinirlendirici ya da kararsız kaldığımız durumları daha çok hatırlıyor ve diğer anılar çok kolay bir şekilde aklımıza gelmiyorsa, gene bilinçaltımız aynı işlemi otomatik olarak yapıyor demektir.

2- Ya hep ya hiç tarzında kutuplarda düşünmek:

Aslında her şeyin iyi ya da kötü özellikleri vardır. Hiçbir şey sadece beyaz ya da sadece siyah olmayıp , gri ya da lila renk tonlarındadır. Ying-yang durumu gibi (her siyahın içinde bir beyaz; her beyazın içinde de siyah bir bölüm olduğu şeklinde uzak doğu felsefesine ait bir model).

Yani olaylar, insanlar, durumlar ya iyidir ya kötü şeklinde sadece masallarda görülebilen iki durumda bulunur.

Bu tür bir düşünce temelinde eğer bir şey yeterince mükemmel değilse, o yetersizdir ve kötüdür. Bu şekilde mükemmeliyetçi bir düşünce yapısı, kişinin kendisi için belirlediği yüksek hedefler ve niteliklere ulaşamadığı zaman, kendini başarısız ve yetersiz hissetmesine yol açar. Bu da beraberinde depresif ve kişinin kendisi ve çevresine eleştirel yaklaştığı bir duygulanımı getirir.

Bu düşünce yapısında hataya ve olağan olmak kabul edilir bir durum değildir. Bir tek hata kişinin dünyanın en mantıksız kişisi olduğu düşüncesini oluşturabilir. Bir kişinin kendine ait bir sıkıntısı nedeniyle, size yönelik bir unutkanlığı ya da hatası o kişiyi silmenize ve yok saymanıza neden oluyorsa bu şekilde düşünüyorsunuz demektir.

3- Aşırı genellemeler yapmak:

Karşılaştığınız bir olay nedeniyle, hemen olayın sonucunu bütün hayatınıza yönelik yargı haline getirip, yetersiz verilerle genelleme yapıyorsanız bu düşünce şemasını kullanıyorsunuz demektir. Belli bir durumda yaşadığınız bir olumsuz olay, daha sonra yaşayabileceğiniz benzeri olaylarda da yaşanacak şeklinde bir düşüncenin oluşmasına yol açabilmektedir. Bunun eseri olarak bir kişi sizi görmeden yanınızdan geçtiğinde, “bak işte bana selam vermedi, yeterince bana değer vermiyor, sevmiyor” şeklinde gerçek olmayan bir düşünceyi oluşturabilmektedir. Sabah karşılaştığınız bir aksilik “ kötü başladı her şey ve her şey kötü gidecek şeklinde genellemelere yol açabilmektedir. Kişinin konuşma içeriği sık sık herkes, hiç kimse,her şey, her zaman, hiçbir zaman gibi ifadelerle doludur. Bu tür düşünce yapısı ile, kişinin hayatı sınırlanır ve çok küçük çaplı bir ilişki ağı oluşur.

4-İnsan sarrafı olma ( karşısındakinin ruhunu okuma):

Başkaları hakkında kolayca fikirler ileri sürerek onların davranışlarının temeli, amacı ve sonraki hareket tarzları ile kendinizi bağlayıcı kararlar alıyorsanız bu tarz bir düşünce şemanız var demektir. Bu şekilde başkalarının hissettikleri, olaylardan etkilenişleri yönünde hipotezler üretirsiniz. Doğal olarak, bu tarz bir düşünce yapısı kişinin olaylar ya da kişilere karşı bakışından etkilenmektedir. Yani kendinizde olan bir takım davranış şekillerini karşınızdakine yansıtırsınız. Karşınızdakinin düşündüğünü sandığınız şey , aslında sizin düşündükleriniz ve hissettiklerinizin bir yansımasıdır. Başkalarının yapacağını düşündüğünüz davranışlar ya da hisler, doğal olarak o kişilerin genel hareket ya da hissediş tarzı olmayacaktır. Ancak siz onların farklı davranacağını düşünerek, gereksiz ya da olumsuz tavırlar alabilirsiniz. “ bu durumda muhakkak kızmış olmalı, benden bunun acısını çıkarır” şeklindeki yaklaşımlar gibi.

5- Olası en olumsuz temayı senaryolaştırma:

Çok ufak bir durumun sonucunda kişinin o olayın bir felaketle sonlanıp, olası bir facia haline getirmesidir. Kişi bu nedenle yakınlarından birinin başına gelen bir sorunun, kendisi ile benzerliği olmasa da kendi başına geleceğini düşünebilir. Normal vücutsal belirtiler bile bir kanser habercisi olarak düşünülebilir. Ekonomik olarak sıkıntıya düşen birisi, eşi ve çocuklarının kendisini terk edeceği ve kimsesiz olarak bir köprü altında yaşayacağını umutsuzluk içinde hayal edebilir. Bir kaza geçirebileceği korkusu ile hayatını kısıtlayabilir. Bu kişilerin konuşma içerikleri “eğer , ya…”gibi sözcüklerle doludur.

6-Kişiselleştirme- sorumluluk sahibi hissetme:

Çevrenizdekilerin söylediklerinden ya da yaptıklarından kendinize yönelik uygunsuz anlamlar çıkarmanız söz konusudur. Bu yapıyı kullanan kişiler sürekli olarak, kendilerini çevrelerindekilerle kıyaslarlar. “ben arkadaşlarım kadar para kazanmadığım için eşim bana böyle davranıyor” şeklinde düşünüp huzursuz hissedebilirler. Bu kişilerin kendilerine güvenleri yeterince kuvvetli olmadığından, devamlı olarak kendilerini olumsuz anlamda başkaları ile kıyaslayıp, olaylardan sorumlu hissederler. Çevreden gelen her bir uyaranı ( bakış, söz, davranış vb) kendinize verdiğiniz değerin bir ölçütü olarak görürsünüz.

7-Kontrol odağınızın durumu:

Kendinizi eğer çevresel şartların, etrafınızdakilerin kontrolüne, olayların akışına bırakıyorsanız, etrafınızdakilerin yörüngesine ,onların dümen suyuna giriyorsanız kendiniz güçsüz hissedeceksinizdir. Bu durumda hayatınızda herhangi bir değişim yapamayacağınızı düşünebilecek ve aciz hissedeceksiniz. Etrafınızdakileri ve dışınızdaki dünyayı da bu durumda göreceksiniz. Sonuçta olumsuz durumlara düştüğünüzde , bundan başkalarını sorumlu addedip, onları suçlayacaksınız. Aşırı bir kadercilik düşüncesi ile bu durumlarla karşılaştığınız için her şeyi sineye çekip, çözüm yolları aramaya da çalışmayacaksınız. Dolayısı ile kendinizi kurban olarak algılayacaksınız ve ‘ilahlar kurban istedi’ şeklinde düşünüp, hayal kırıklığına uğrayacaksınız. Oysa ki hayatınızın dümeninizi elinize alarak, yaşamınızın tek sorumlusu siz olduğunuzu idrak ederek, kendi kararlarınızı almakta aktif olsanız hayattan daha çok keyif alabilirsiniz. Yanlış da yapsanız, deneme yanılma en iyi öğrenme yolu olduğundan, bu deneyim size çok şeyler öğretecektir.

Bu durumun tam tersinin olması, kontrol odağınızın aşırı derecede sizde toplanması halidir. Kendiniz aşırı güçlerle donanmış hissedebileceğiniz için etrafınızdakilerin eylemlerinden kendinizi sorumlu tutar hale gelebileceksiniz. Kendinizi mitolojideki tüm dünyayı omuzları üzerinde taşıyan ‘Atlas’ gibi hissedeceksiniz. Bu tarz bir hissediş, etrafınızdakilerin gereksinimlerine aşırı duyarlı olma şeklinde bir sınırsızlık hali, her türlü gereksinimleri giderebilecek kadar kendini adeta tanrı gibi hissetme durumu ve bu ihtiyaçların karşılanması sorumluluğunun başkasına değil de kendinize ait hissetmenizden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde etrafınızdakileri size muhtaç ve korunması, desteklenmesi, beslenmesi gereken kişiler olarak algılayacak, onların yapmaları gereken sorumlulukları üstlenecek, adeta ağır işçilik yapar hale geleceksiniz. Dolayısı ile etrafınızdakilerin mutluluk, dert ve sorunlarından kendinizi sorumlu tutacaksınız. Bunların hepsini yapmaya çalıştığınızda çok yorulup kendi hayatınızı yaşayamayacaksınız. Asıl yapmanız gerekenleri yapamayıp, ulaşabileceğiniz başarıları göremeyeceksiniz. Bu kadar bölündüğünüz için, yakınlarınızdan kişi başına ayırdığınız vakit de azaldığından, yaptıklarınızın yeterli görülmediğini anlayıp, boşa kürek çekmiş hissedebileceksiniz. Bu kadar koşuşturma içinde bunları elinizden gelebildiği kadar yaptığınızda mutlu olabilecek , sıklıkla da doğal olarak yetişemediğinizde kendinizi suçlu ve mutsuz hissedebileceksiniz. Bir arkeolojik kazı bölgesinde şöyle bir yazı ile karşılaşılmış “kendini bil, kendini tanı, sen sadece bir insansın”.

8-Bireysel adalet algısı :

Bireysel ilişkilerinizde size özel, sizin başkalarına ya da başkalarının size yönelik yapılması gerektiğinizi düşündüğünüz, çok da objektif olamayabilecek bir takım kural ve yönetmelikleriniz vardır. Eğer sevgiliniz sizi sevseydi, hep yanınızda olurdu; arkadaşınız gerçek bir dost olsaydı, size istediğiniz miktarda borç verir hatta hibe ederdi; benim bu iş yerimde çalışmamı gerçekten isteseler ve bana değer verselerdi, en yüksek zammı bana verirlerdi, hayat ve insanlar yeterince adil olsalardı… gibi düşünceler kişinin etrafına yönelik hipotezler üretmesi, kişiyi mutsuzluğa sürükler. Mutlaka sizin bakış açınız başkalarının bakış açısından farklıdır. Suyun üzerinden suya bakacak olursanız dibi çok yakın görürsünüz, oysa gerçek çok farklıdır, suya daldığınızda yakın gibi gözüken dibi bulamayabilirsiniz. Bu şekilde düşünerek hareket etmek, kendinizi mutsuz hissettireceği gibi,kişiler arası sorunlar yaşamanıza da yol açabilir.

9-Duygularınızın doğruluğundan taviz vermemek:

Burada sözü edilen şey, duygularınız neyi söylüyorsa ona körü körüne inanmanızdır. Eğer kendinizi suçlu, başarısız, değersiz hissediyorsanız mutlaka öylesinizdir, o tür bir davranış yapmışsınızdır şeklindeki düşünüş tarzı sizi çökkün hissettirecektir. Kendinizi kızgın hissediyorsanız muhakkak çevrenizdekiler sizi kızdıracak bir şey yapmıştır şeklindeki gene bu tarz bir düşünce de etrafınızdakilerle daha da olumsuz şeyler yaşamanıza yol açabilir. duygularımız düşüncelerimizle el ele dolaşmaktadır. Eğer herhangi bir şekilde düşünceleriniz mantık çerçevesinden, gerçeklik ve objektiflikten uzaklaşıyor ise, buna uygun şekilde hissedersiniz. Sadece mantık ya da sadece duygulara dayanan ilişki ve evliliklerin yürümeyeceği gibi mantık ve duygular bir arada yaşamalıdır.

10- Kendinizi değil, çevrenizdekileri değiştirme düşüncesi:

Etrafınızdakilerin hareket ya da düşüncelerini değiştirebilirseniz, insanlar sizin mutluluğunuza hizmet edebilir hale gelirler şeklinde komik olacak ama biraz emperyalist bir bakış açısı insanlarla aranıza aşılması güç Berlin duvarları örebilir. Benzer bir şekilde bulunduğunuz yeri değiştirirseniz sorunlardan kurtulabileceğiniz düşüncesidir. Aslında değiştirmeniz gereken ve değiştirebileceğiniz şey sadece sizin kendi düşünüş ve davranış şekillerinizdir. ‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır’ diyen atasözünde olduğu gibi, önce biz kendimizi düzeltmeliyiz. Başkalarını kendi kafamızdaki şekle uydurmak için baskı, şiddet, tehdit, ısrar, duygu sömürüsü elbette ki geri tepecektir. Bu davranışları gören kişi yeterince kuvvetli olmasa bile, Gandi gibi pasif direnişle kendi haklılığını gösterecektir. Tüm ilgi odağınız bu tarz bir düşünüş yapısı ile, çevrenizdekilere yönelecek dolayısı ile kendi kişiliğinizi geliştiremeyecek ve bilgeliğe giden yolda kazalar yapmanıza yol açacaktır. Unutmayın mutluluğunuz sadece size bağlıdır, başkalarının davranışlarına değil.

11-Önyargı ile çevrenizdekileri sınıflamak:

İnsanların sizi rahatsız eden bir özelliği nedeniyle onları yaftalamak onlarla ilişkileriniz bozacaktır. Sizinle tanışmamış bir kimsenin sizinle konuşmaması onu soğuk bir kişi yapmaz. Aynı şekilde iş yerinizdeki bir üstünüz işinde titiz bir insansa, bu onun insafsız, acımasız bir insan olduğunu da göstermez. İnsanları yeterince tanımadan, kendinizi onların yerine koyarak empati yapamadan davranırsanız, hatalı sonuçlara ulaşırsınız. Elbette ki, bu görüşlerinizin bir bölümünde haklı olabilirsiniz ancak her insanın olumlu yönleri olabildiği gibi olumsuz yönleri de vardır. Bunları göremezseniz onları sevebilme ve yakın hissedebilme olanaklarınızı harcamış olursunuz. Bu da sonuçta ilişki çemberinizin daralıp, yalnız kalmanıza ve bir takım güzel şeyleri paylaşarak mutlu olmanıza engel olacaktır. Bir patron “ bana çalışırken kahkaha atacak adam bulun” demiş. Çalıştığınız yerden mutlu olmaya çalışırsanız verimli olursunuz.

12-İnsanları günah keçisi haline getirip, suçlu aramak:

Kişiler eğer kendi sorumluluklarını yerine getirmez ve sonuçları nedeniyle sıkıntı yaşarlarsa kolayca suçlanacak birisi olduğunu bilmek onları kısa bir süre için rahatlatabilir. Bu şekilde kendi sorumluluğunuzda olan bazı şeyleri hatası olmayan kişilere yıkarak, ilk planda rahatlayabilirken, uzun erimde etrafındakilerle ilişkilerinin bozulmasına sebep olduğundan mutsuz olacaktır. Siz üzerinize düşen incelemeyi yapmadan, gerekli seçme şanslarınızı kullanmadan, istekleriniz yeterince dile getirmeden, yeri geldiğinde hayır demeden bir takım davranışlarda bulunursanız, bunu izleyerek karşınıza çıkan olumsuz sonuçlar nedeniyle çevrenizdekilerin size kötülük yaptığını, düşmanca davrandığını, haksızlık yaptığını düşünebilirsiniz. Bazı durumlarda sorumluluk almamak için yorgun ,bitkin hissettiğini öne sürebilirler. Bu durumlarının fark edilmeyerek kendilerinden sorumluluklarını yerine getirmeleri istendiğinde, çevrelerini durumlarını anlamamakla öfkelenerek suçlayabilirler. Halk arasında “hem suçlu, hem güçlü” denen tarzda bir davranış şekli ile zeytinyağı gibi üste çıkabilirler. Alışveriş yapan kişi, aldığı malı kendisi seçmektedir. Aldığı mallar arasında bozuğu ayıklamaz, ayırmazsa suçun büyük bölümü kendine aittir. Temelde yatan şey sorumluluk alıp, bu sorumluluğu yürütebilecek kararlı, dengeli özgüvene sahip olamamaktır. Unutmayınız ki her zaman haklı olamazsınız.

13-Kalıplaşmış mutlaka-asla düşünce yapısı:

Bu düşünce yapısında aşırı derecede, olması ya da olmaması gereken belirli hareketler ve kurallar silsilesi vardır. Bu kurallar Hammurabi kanunları gibi kesin nitelikler taşır ve tartışılamaz. Duygularımı daima kontrol etmeliyim, asla yanlış yapmamalıyım, adeta bir granit gibi sürekli güçlü olmalıyım gibi.Bunlardan en ufak bir taviz bile verilmemesi gereklidir o kişiye göre. Bu nedenle sizin kurallarınız, düşünüş, giyim tarzınız vb. özelliklerinizin dışında hareket eden kişiler tahammül edilemez, sıkıntı uyandıran kişiler haline gelir. Onlar size göre ötekidir, yabancıdır, zarar vericidir. Bu düşünce tarzına göre her şey tek tip , bir örnek olmalıdır. Çok sesliliğe tahammül yoktur. Böyle düşünerek hayatınızı kısıtlarsınız, başkalarından bir şeyler öğrenemezsiniz. Sürekli olarak yapmalı-yapmamalı,olmalı-olmamalı dersiniz. Kendinizi geliştiremez ve kendinizi sevemezsiniz, her şeyi görev haline getirirsiniz. Kendinizden çok fazla şeyler bekleyerek, rahat edemezsiniz. Etrafınıza karşı hoşgörünüz azaldığı gibi, kendi hareket serbestinizi de kısıtladığınız için mutsuzluğa giden yolunuzu kendiniz açarsınız.

14- Kendini doğruluk abidesi olarak görme:

Devamlı olarak, kendi fikirleri ve hareket tarzının haklılığını, doğruluğunu, gerekliliğini ispata yönelik bir savunma davranışı içinde olmanızdır konu edilen düşünce şeması. Farklı görüşler sizi ilgilendirmemekte, sizin için önemli olan şey, fikirlerinizi değiştirilemez şekilde koruyup, çevreye ifade etmeye çalışmaktır. Hata yapmadığınıza inanırsınız ve bu nedenle farklı bakışları onların yanlışıdır aslında.

Halk arasında “sabit fikirlilik” olarak bilinen bu durum, esnek olmayan bir düşünce yapısıdır ve kişinin gelişime kapalı olması sonucunu getirir. Görüşleri babadan oğula geçen bir tarzda ,onlarla benzer kalıplar şeklindedir. Bireysel düşüncelerinize uymayan , diğerlerinin daha mantıklı olan savlarını destekleyen bulgular yok sayılıp, hesaba katılmaz. Başkalarının düşünce, his ve davranışlarını objektif olarak tartamadan, kişinin kendisinin hep bir şeylere hakkı olduğu şeklindeki algıları çevreleri ile sorunlar yaşamalarına neden olur. Kişiler daima kendilerini merkez alır, hep “nalıncı keseri” gibi düşünsel açıdan durumları kendi taraflarına yontarlar. “haklıyım çünkü…; bu benim en doğal hakkım” şeklinde konuşurlar.

15- Ödüllendirilme beklentisi:

Bu düşünce şeklinde insanlara ve çevreye karşı öylesine özverili olacaksınız ki, insanların gözünde çok yükseklere çıkacaksınızdır. Sürekli gerekli gereksiz fedakarlıklarda bulunurlar. Bu şekilde hareket edip, daha iyi bir karşılık bulma , daha çok sevilme ve ilgi görme beklentisinde olan kişiler yüksek beklentilerine uygun bir karşılık göremediklerinde hayal kırıklığına uğrarlar ve insanları nankör, soğuk kişiler olarak görebilirler. Bu tür ödüllendirilme beklentisi ile hareket etmek kişilerde başkaları üzerinde bir takım haklar sahibi oldukları yönünde haksız bir bakış açısına sokabilir. Bu da kişinin çevresi ile ilişkilerinde sorunlar yaşayıp, mutsuz olmasını getirmektedir.

Yazar: Mustafa Ucman
Kaynak: www.milliyet.com.tr

Kigem.com Kişisel Gelişim Merkezi’nin kısaltmasıdır. Türkçedeki ilk kişisel gelişim ve sosyal başarı portalıdır. Yazar Mümin Sekman tarafından yayın hayatına sunulmuştur. 2000 yılında yayına başlayan site, 19 yıldır kesintisiz bir şekilde geliştirici yayınlarına devam etmektedir. Sitenin yıllık ziyaretçi sayısı 5.000.000 kişiyi aşmaktadır. İçeriği uzman bir ekip tarafından özenle hazırlanmaktadır.

Advertisement

MAKALE

Daha az çalış, daha çok kazan!

verimlilik, verimli çalışma, üretkenlik, maaş, john maynard keynes, iş hayatı, çalışma saatleri

Verimlilik denince kimilerinin aklına çok çalışmak geliyor. Kimileri ise az çalışmanın verimi artırdığını düşünüyor. Peki, sizce hangisi doğru?

Haftada 15 Saatlik Çalışmaya Ne Oldu?

1930’da, ekonomist John Maynard Keynes teknolojik değişimin ve verimlilik artışının, en sonunda bizi haftada 15 saatlik bir çalışma tablosuna ulaştıracağını öngördü. Fakat son birkaç on yıldaki önemli verimlilik kazancına rağmen, haftada hala ortalama 40 saat çalışıyoruz.

Keynes’in mantığına göre ‘az iş, çok üretim’ ile (daha verimli olmak olarak da bilinir), tüm ihtiyaçlarımız daha az çalışma ile karşılanabilir ve bize daha fazla boş zaman kalabilirdi. Fakat Keynes’in zamanından bu yana araştırma ve veriler ortaya koyuyor ki şirketler verimliliğin yararlarını kendileri için sakladılar.

Yaşadığı zaman zarfında Keynes, otomatik fabrikaların, seri üretimin ve daha büyük ölçüde elektriğin, buharın ve kömürün kullanımının artışına şahitlik etti ve 1919’dan 1925’e kadar Amerika Birleşik Devletleri’nde fabrika üretimlerinin %40 oranında arttığını yazdı. Bu üretkenlik artışı, yüksek yaşam standartlarına imkân sağladı ve iş dünyasını kökten değiştirdi. Gelecek teknolojilerin bir kez daha aynı şeyi yapabileceğini tahmin etmek, Keynes için pek de zor değildi.   

Bir Verimlilik Patlaması   

Bir çalışmaya göre, 1970’den bu yana, ‘ofis tabanlı sektörlerde’ verimlilik, neredeyse sadece bilgi işlem gücü sayesinde %84 oranında arttı. Diğer bir değişle, 1970’de bir ofis çalışanın 5 saatini aldığı bir işi, bugün bir ofis çalışanı 1 saatte yapabilmekte. 1970’de bir günlük tam mesai, şu an 1,5 saatte tamamlanabiliyor.

Şu an, Keynes’in hayal ettiğinin iki katı üretkeniz. Dijital devrim, her bir işçinin yapabileceği iş miktarını önemli ölçüde arttırdı.

Tarım dâhil yeni teknolojiden en çok yararlanan endüstriler, sadece 1993’ten 2004’e kadarki teknoloji patlamasının en yüksek olduğu dönemde, verimlilikte %46 artış kaydetti. Tarım teknolojisindeki devrim bu ‘verimlilik patlamasının’ temel nedeniydi.

Hukuk endüstrisinde, ‘kâğıtsız’ bir ofis fikri en büyük hukuk firmalarında internetin hayatımıza girdiği 1990’ların sonundan itibaren verimliliği önemli ölçüde arttırdı. Günümüzde büyük hukuk firmaları, bulut bilgi işlem, belge yönetim sistemleri ve hatta ilkel yapay zekâ gibi yeni teknolojilere yatırım yapmaktalar. İlkel yapay zekâlar, firmaların büyük belgeleri ve veri setlerini hızlı analiz etmesine imkân sunarak tamamen değişim sağlayabilir.

Hatta bir rapor, tüm bu teknoloji sayesinde, yeni mezun bir hukuk öğrencisinin, hukuk firmasında on yıllık tecrübesi olan birinden daha üretken olduğunu ve bu oranın yeni mezunların %80’ini kapsadığını ortaya çıkardı. Diğer bir deyişle teknoloji, üretkenliği o kadar hızlı arttırıyor ki bu gerçek iş tecrübesinin getirdiği verimliliği geride bırakıyor.

Durağan Çalışma Saatleri

Fakat bu önemli verimlilik kazanımları çalışma saatlerini daha aza indirmiyor. Bunun nedeni ise kısmen politik kısmen de ekonomiktir.

Verimlilik kazanımları, çalışma saatlerini azaltmak yerine, daha büyük verimlilik kazanımına dair talepleri doğurdu. Mesela; Malcolm Turnbull ve Bill Shorten ‘Çok verimlilik, daha fazla işe ve daha fazla maaşa öncüdür’ konusunda hemfikirdi. Diğer taraftan Keynes, daha az işin, daha az çalışma saatinin ama tam tersine daha yüksek maaşın olduğu bir ekonomi öngördü.

Ekonomik boyutta, verimlilik kazanımları çoğu şirketin üst düzeyleri tarafından ele geçirildi. İşçi maaşlarındaki ücret artışı yatay seyrederken, CEO maaşları yıllar içerisinde müthiş artmış; ancak son dönemde duraksamıştır. Ekonomik Politika Enstitüsü’nün bir raporu, 1978’den bu yana CEO maaşlarının, normal maaşların yalnızca %10.2 artışı ile karşılaştırıldığında %937 arttığını ortaya çıkardı. Diğer bir deyişle, üretkenliğin yararları direkt şirketin üst tabakasına hizmet etmiştir.

Birçok endüstri şirketi verimlilikteki iyileşmeleri, yaptıkları iş miktarını arttırarak daha çok büyümek için kullandılar. Örneğin, 1990’ların teknoloji patlamasının sonuna kadar, Avustralya dünyanın en büyük 40 hukuk firmasından 6’sına sahipti. Muhasebe alanında, dört büyük muhasebe firması, çalışanlarının ölesiye çalıştırıldıkları söylendiği halde, 2010’larda gelirlerinde rekor kıran artışlar elde ettiler.

Artan verimliliğin yararlarını daha da arttırmaya yönelik müzakerede bulunacaklarına, politikacı ve iş adamlarımız verimliliğimizdeki hızlı artışın getirdiği kayıp fırsatları tartışmaya başlamalılar. Avusturya, madencilik sektöründeki  artışı vergiye tabi tutma fırsatını kaçırdığı gibi, 1990’lar ve 2000’lerin başındaki verimlilik patlamasından kaynaklanan çalışma saatlerindeki düşüş fırsatını da kaçırıyor. Önümüzde, yapay zeka ve robotlar gibi gerçekliklerin belirmesinden ve insanların geleceğin teknolojisine dair çizilen ütopyaları yeniden dillendirmeye başlamasından dolayı bizler, geçmişteki ekonomi gerçekleriyle başa çıkmalıyız. Teknoloji, bizi özgürleşmenin çok ötesinde, aynı çalışma saatlerine mahkûm etmek ve sadece toplumun üst kesimine hizmet için kullanılıyor.

Düzgün bir şekilde tasarlanması gereken yeni teknoloji, bize bugüne kadar sunduğundan daha fazla boş vakit sunmalı. Fakat bunu yapmak için, verimlilikteki artış direkt olarak maaş zammına ve çalışma saatlerine bağlanmalı. Verimlilikteki artış ya artan maaşlarla ya da aynı maaş seviyesinde çalışma saatlerinin azalmasıyla karşılanmalı. Bunda başarısız olunursa, bir avuç kişi, giderek daha zor şartlar altında çalışan diğer pek çok kişinin sırtından geçinmeye devam edecektir.

Yazar: Tolga Can
Kaynak:  www.evrimagaci.org

Okumaya devam et

MAKALE

En sıradışı mülakat sorularını duymaya hazır mısınız?

sıradışı mülakat soruları, mülakat, Manşet, işe alım süreçleri, iş hayatı, iş başvurusu

Mülakatlar başlı başına heyecan ve stres kaynağıdır. En iyi bildiğimiz konular hakkında bile çuvalladığımız anlar olmuştur. Peki, bir de buna sıradışı mülakat soruları eklenirse? İşte iş mülakatında sorulan en ilginç sorular…

İş mülakatında sorulan en ilginç sorular

Herkes hayatında ilginç sorularla karşılaşmıştır. Ama bunlara iş mülakatları sırasında maruz kalırsanız ne olur?

İş mülakatları uygun adayı bulmak için olduğu kadar uygun olmayanları elemek içindir de. İstediğiniz kadar hazırlanın, mülakatta hiç beklemediğiniz, sorularla karşılaşabilirsiniz.

Bunlara iyi örnekler bulmak için tecrübe paylaşım sitesi Quora’ya başvurduk.

Hangi dizi?

Adam Newman’a mülakatta “Bir cesedi nasıl saklarsınız?”, “Görme engelli bir insan için nasıl baharat rafı yaparsınız?” ve “South Park dizisinin en sevdiğiniz bölümü hangisi?” gibi sorular sorulmuş. Hepsi de aynı mülakat sırasında.

Hangi sebze?

Bilgisayar oyunları sektöründe yöneticilik yapan Keith Boesky, yazın çalışmak için bir avukatlık firmasına başvuru yapmış. Mülakatta kendisine sorulan sorular arasında “Dünyaya sebze olarak gelseydiniz hangi sebzeyi seçerdiniz?” sorusu da varmış.

Moda sorunu

Somya Tiwari ise “Moda hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuyla karşılaşmış. Tiwari, “Tekstil alanındaki bir iş başvurusu için yerinde bir soru; ama benim mesleğim bilgisayar programcılığı ve o alanda bir iş için başvuru yapmıştım” diye anlatıyor şaşkınlığını.

Bekleme odası

Bazıları açısından ise mülakat bekleme odasında başlıyor. İşletme sahibi Fernando Guiterrez, yaptığı bir iş başvurusunun mülakatı için bir saat bekletildikten sonra sekreter yanına yaklaşıp “15 dakika daha bekler misiniz?” diye soruyor.

Guiterrez, uçağa yetişmesi gerektiğini söyleyerek odadan çıkmak üzere harekete geçtiğinde sekreter çok şaşırıyor. “Patronu çabuk kızmasıyla tanınıyormuş ve insanlar bu yüzden ona pek karşı çıkamıyormuş. Sanırım kendisinden korkmayan birini işe alma fikri hoşuna gitti. Beni geri çağırıp işe aldığını söyledi” diye anlatıyor Guiterrez.

Doğum kontrol yöntemi

Uzun zaman önce üniversiteyi yeni bitirip ilk işi için mülakata giden Dianne Felder’a sorulan soru daha da şaşırtıcı olmuş. Hangi doğum kontrol yöntemini kullandığı sorulmuş. Mülakatçı, şirketin hemen hamile kalacak birinin eğitimi için para ve zaman kaybetmek istemediğini söylemiş. “Çok utanmıştım. Böyle bir sorunun bugün sorulabileceğini düşünebiliyor musunuz?” diyor Felder.

Adolf Hitler portresi

Bir zamanlar reklam metni yazarlığı yapan avukat Philip Rosmarin, işe yeni başlayan reklam yazarlarına mülakat yaparken masasının arkasına Adolf Hitler’in portresini asmış. “O resmin orada ne işi olduğunu sorma cesareti gösteren bir kadın vardı sadece, onu işe aldık” diye yazıyor Rosmarin.

İş mi, eş mi?

Bazıları açısından ise mülakatlar tümüyle farklı bir yol izliyor.

“Sizi bu işe almazsam benimle çıkar mısınız?” sorusunu soruyor firma sahibi kadın, bilim adamı Nitin Gupta’ya.

Şirket kuralları gereğince aynı işyerinde çalışan kişiler çıkamıyormuş. Gupta işi değil, kadını seçtiğini söylüyor.

Yazar: Angela Henshall 
Kaynak: www.bbc.com

Okumaya devam et

MAKALE

Her organik ürün doğal, her doğal ürün organik midir?

sağlıklı beslenme, sağlık, organik ürün ve doğal ürün farkları, organik ürün, organik beslenme, doğal ürün, doğal beslenme, besinler

Bir ürünün üzerinde organik, diğerinde doğal yazıyor. Hangisini seçerdiniz? İkisinin de aynı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Her doğal ürün organik değildir! İşte organik ürün ve doğal ürün arasındaki farklar…

Organik ürün başka, doğal ürün başka!

Organik Ürün Üreticileri ve Sanayicileri Derneği (ORGÜDER) Başkanı Şerif Ayhan Sürmeli “Pazarlarda önüne gelen organik olmadığı halde ürünlerini organikmiş gibi piyasaya sürüyor. Köy ürünü ve köyden getirilen doğal ürün diye piyasada satılan ürünlerin organiklikle ilgisi yok” dedi

Organik Ürün Üreticileri ve Sanayicileri Derneği (ORGÜDER) Başkanı Şerif Ayhan Sürmeli, Türkiye’deki semt pazarlarında ’köy ürünü’, ’doğal ürün’ şeklinde adlandırılarak satışa sunulan ürünlerin, vatandaşlar tarafından organik ürünlerle karıştırıldığını söyledi.

Organik ürünün hiçbir aşamasında kimyasal ve sentetik madde kullanılmadan üretildiğini, her aşamasının kontrol edildiğini ve üzerinde iki logo bulunduğunu anlatan Sürmeli, bunların doğal ürünlerle karıştırılmaması gerektiğini vurguladı.

Türkiye’nin ihracatta organik üzüm, kayısı, kuru incir ve fındık gibi ürünlerde dünya birincisi olduğuna dikkati çeken Sürmeli, şöyle konuştu: “Pazarlarda önüne gelen organik olmadığı halde ürünlerini organikmiş gibi piyasaya sürüyor. Bu da haksız rekabete neden oluyor. Organik ürün dediğimiz, üzerinde logosu bulunan, ambalajlı satılan ve 5262 sayılı tarım yasasına uygun üretilen ürünleri kapsar. Dolayısıyla buna riayet edilmiyor, tüketicinin kafası karıştırılıyor ve haksız rekabet oluşturuluyor. Yok ’köy ürünü’, yok ’köyden getirilen doğal ürün’ diye piyasada satılan ürünlerin organiklikle ilgisi yok. Bu manada bilincin artırılması lazım. Türkiye’de organik ürünle doğal ürün birbiriyle karıştırılıyor.”

Organik ürün almak isteyen vatandaşlara bazı tavsiyelerde bulunan Sürmeli, “Organik ürünlerin üzerindeki logonun bir tanesi Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının, diğeri yetkili sertifika kuruluşunun logosudur. Zaten bu kuruluşlar da bakanlık tarafından denetleniyor. Organik ürüne talep göstererek madem bir fiyat farkı veriyor vatandaşlarımız, organik ürün almak için bilinçlerini arttırarak bu alışverişi yapsınlar” ifadelerini kullandı.

Kaynak: www.posta.com.tr

Okumaya devam et
Advertisement

EĞİTMENLER

TREND