Kigem

Okunan her kitap bir dünyayı aydınlatır!

Hangi arkadaşın bu yazıyı severdi?

#Blok Başlığı#

OKUNAN HER KİTAP BİR DÜNYAYI AYDINLATIR!

Kigem.com notu: Cemil Meriç, şaşırtıcı, hüzünlü ve görkemli bir başarı öyküsüdür. Türkiyenin en iyi sosyologlarından biridir. En ilginç özelliği ise "ölümüne öğrenme isteği" nedeniyle kitap okumaktan gözlerinin kör olmasıdır. Bir insanın okumayı bu kadar tutkuyla sevmesini sağlayan felsefe ne olabilir? Aşağıdaki makalede ipuçları bulabilirsiniz. Hatta bizce daha ileri gidin, "Bu Ülke" (İletişim yayınları) kitabını mutlaka okuyun.

YAZAN: CEMİL MERİÇ
KAYNAK: BU ÜLKE
www.e-perspektif.com sitesinden alınmıştır.

"Her toplum bir kitaba dayanır: Ramayana, Neşideler Neşidesi veya Kur''''an. Senin kitabın hangisi?"

Dostoyevski, "Avrupa''''yı kendimizden çok, daha iyi tanıyoruz" , diyor. Biz ne kendimizi tanıyoruz, ne Avrupa''''yı. Tarihimiz mührü sökülmemiş bir hazine. Sosyologlarımız bir Kızılderili köyünü keşfe gider gibi, alan çalışmalarına koyuluyorlar. Avrupa''''yı, Avrupa''''nın istediği kadar tanıyoruz.

Ne var ki ihtiyar Batı da hafızasını kaybetmişe benziyor. UNESCO kitap yılında, kitap için yazılmış en güzel eseri hatırlayamadı: "Susam ve Zambaklar".

"Susam ve Zambaklar" Ruskin''''in en çok sevilen, en çok okunan kitabı. Şöyle diyor Ruskin: "Kendimize dost seçeceğiz. En iyilerini seçmek istiyoruz, ama nerede bulacağız o dostları? Kaç kişiyi tanıyoruz? Her istediğimizle tanışabilir miyiz? Talihimiz yâr olursa, uzaktan görebiliriz büyük bir şairi, sesini duyabilirsek ne devlet... Bir bakanın odasında on dakika kalmak, bir kraliçenin bakışlarını bir saniye üzerimize çekmek, ümit edeceğimiz bahtiyarlıkların en büyüğü. Ama hep buna benzer mesut tesadüfler peşindeyizdir. Yıllarımızı, duygularımızı, kabiliyetlerimizi harcarız bu uğurda. Sayısız zilletlere katlanırız. Bize her an kollarını açan bir dostlar topluluğundan habersiz yaşarız. İçlerinde hükümdarlar da vardır, devlet adamları da. Günlerce şikâyet etmeden iltifatlarımızı beklerler. Ağız açmalarına izin vermeyiz. Filhakika seçiş hürriyetimizin hudutsuz olduğu tek dünya: kitaplar dünyası."

Ruskin kitapları ikiye ayırır: Geçici olanlar, kalıcı olanlar. Geçiciler faydalı veya tatlı birer konuşma: Seyahatnameler, hatıralar. Bunlar kitaptan çok bir nevi mektup, bir nevi gazete. Kalıcı kitap, sohbet değil, yazıdır. Birkaç sayfaya sığdırılmak istenen bütün bir hayat. Ebediyete yollanan mesaj. Kimsenin söylemediği ve söyleyemeyeceği gerçek. Yazar, o birkaç sayfayı kaleme almak İçin gelmiştir dünyaya. Mümkün olsa taşa kazır fikirlerini.

Kütüphane, bütün çağların, bütün ülkelerin Ölümsüzleri ile dolu. Bu ulular bezmine kabul edilmenin tek şartı, liyakat. Mabede bayağılar giremez. Diriler naziktir, ölümsüzler titiz. Gerçekten severseniz konuşurlar sizinle. Bir kitabı okurken "ne güzel kitap" deriz, "yazar da tıpkı benim gibi düşünmüş". Yanlış, şöyle dememiz gerekirdi: "bunu daha önce hiç düşünmemiştim ama, galiba doğru." Yahut, "belki şimdi anlayamıyorum, birkaç gün sonra anlarım." Önce teslimiyet, anlamak cehdi. Sonra hüküm. Yazarın gerçekten değeri varsa, düşüncesini, bir hamlede kavrayamazsınız. Söylemek istediklerini bütünü ile söyleyemez yazar, söylemek de istemez. Gizler, istiarelere başvurur.

Güzel sabahları kucaklayan sis gibi güzel eserleri saran bu sis de tabiî. Düşünceye cazip ve parlak bir biçim vermek küçültür düşünceyi. Büyük yazar içinden gelen sesi olduğu gibi haykırandır. Kelimeleri kullanırken avamın hoşuna gidip gitmeyeceğini düşünmez. Derin bir düşünceyi anlamak, o düşünceyi kavradığımız anda derin bir düşünceye sahip olmaktır. Kendi içine, kendi kalbine inmektir. Nesneleri bulutlar arkasından görürüz. Düşünmek bu sisleri yırtarak aydınlığa varmaktır.

Yazar düşüncesini yardım olsun diye sunmaz. Bir mükâfattır bu. Lâyık mısınız, değil misiniz? Anlamak ister. Tabiat da Öyle değil mi? Altın neden toprağın derinliklerinde? Okurken araştırmaya çıkacağınız maden: yazarın düşüncesi veya niyeti. Araçlarınız: zekâ ve bilgi. Kayayı kıracak, madeni eriteceksiniz, önce kelimeyi fethedeceksiniz, sonra heceleri, harfleri.

Bir aydın yabancı dil bilmese de olur, çok kitap okumasına da ihtiyaç yok. Yeter ki ana dilini gerçekten bilsin. Kelimeleri şecereleriyle tanısın. Asıl olanları âdilerinden ayırsın. Karanlık kelimeler vardır, anlar gibi vızıldayan kelimeler. Taşıdıkları hiçbir düşünce yoktur, kimse tarafından anlaşılmazlar. Ama yine de herkesin ağzındadırlar. Onlar için yaşanır, onlar için Ölünür: Hayalimizin rengine bürünürler. Göremeyiz onları, pusudadırlar. Ve bir atılışta parçalar bizi. Dilimizin her kelimesi başka bir dilden gelmiştir. Nice ülkeler dolaşmıştır bize gelinceye kadar. Ciddi olarak okumak isteyen Yunan alfabesini öğrenmeli (Ruskin İngilizlere söylüyor bunu). Her dilden lügatlar bulunmalı kütüphanenizde. Okuduğunuz metinde hiçbir karanlık kelime kalmamalı.

Büyükler, bayağıları meclislerine kabul etmez. Bayağı, hissetmeyendir. Sevmeyen, sezmeyen, anlamayandır. Akıl doğruyu gösterir; iyi ile kötüyü ayıran: gönül. Büyük ölülerin dostluğuna, iyi ile kötüyü birbirinden ayırmak için de koşmalıyız. Gerçek bilgi, disiplinli ve denenmiş bir bilgidir. Gerçek heyecan imtihandan geçmiş bir heyecan. İlk coşkunluklar boştur, aldatıcıdır. Kapıldınız mı uzaklara sürükler sizi. Duygunun asaleti, kuvvet ve isabetindedir. Açılması yasak bir kapıyı zorlayan çocuğun, efendisinin eşyalarını karıştıran uşağın tecessüsü, terbiyesiz bir tecessüs. İnsanlığın bilgi susuzluğunu gidermeye çalışan tecessüs, asil. Bizi bir dedikodunun teferruatına zincirleyen alâka, serseri bir alâka; can çekişen bir toplumun acılarına ortak eden alâka, insanca.

İngiliz hodgâmdır, heyecansızdır. Bir millet değil, bir yığın. Yığını kolayca kandırabilirsiniz, duyguları hiçbir temele dayanmaz. Yığın düşünmez, mâruz kalır. Nezleye yakalanır gibi tutulur bir fikre. Ateşi yükselince arslanlaşır, nöbet geçince her mukaddesi unutuverir. Büyük bir milletin duyguları ölçülü, düzenli, devamlıdır.

Okumaktan hangi hakla sözediyoruz? Okuma terbiyesinden Önce, çok daha mühim, çok daha âcil disiplinlere muhtacız. Böyle bir ruh haleti içindeki insanlar nasıl, neyi okuyabilirler? Büyük bir yazarın tek satırını anlamaları imkânsız.

Kendini yığın hâline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene. İngiliz milletinin içkiye verdiği para, kitaba verdiğinin kaç misli, hiç düşündünüz mü? En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede? Umumi kütüphaneler resmî ziyafetler kadar pahalıya mal olsa idi hükümetimizin daha çok iltifatına mazhar olurdu şüphesiz. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında.
Felaketimizin kaynağı kültür yokluğu. Bizi helak eden ne ahlâksızlık, ne bencillik, ne kafamızın ağır işlemesi. Bir öğrenci kayıtsızlığı içindeyiz. Hoca tanımadığımız için yardım görmemize imkân yok.

Hayatı anlamadan geçip gidiyoruz. Olgunlaşmak kalbin daha hassas, kanın daha sıcak, zekânın daha işlek, ruhun daha huzurlu olması demek. İçlerinde böyle bir canlılık, böyle bir hayat coşkunluğu duyanlar dünyanın biricik hâkimleridir. Bütün diğer hükümdarlıklar bu saltanatın maddîleşmesi, fakirleşmesidir: Bir nevi tiyatro krallığı. Gerçek hükümdarlar ebediyen hükümrandırlar. Hazineleri yağma edildikçe zenginleşirler.

Meclisten tahıl için kanunlar geçirdiniz. Şimdi başka bir tahıl sözkonusu. Daha nefis, daha besleyici bir ekmek sağlayacak, bir tahıl: susam. Bu susam, kapıları açan büyü. Haramı mağaralarının kapılarını değil, hükümdar hazinelerinin kapılarını : kitap.

OKUMAK ÜZERİNE CEMİL MERİÇTEN BİR MAKALE DAHA

"Susam ve Zambaklar"ı Proust çevirmiş Fransızcaya. Ruskin''''in bahçesine oldukça uzun bir revaktan giriyoruz. Ro­mancı, elli sekiz sayfalık bir girişle, eseri -daha doğrusu ken­dini- tanıtıyor:

"Ruskin okumaya çok önem verir. Ben bu fikirde değilim. Çocukken okuduğumuz kitapların yeri başka, cazibeleri bü­yük, hatıraları aziz. Ama bu okumalardan bizde kalan, daha çok oturduğumuz yerlerin ve günlerin hatırası."

Proust yanılmıyor mu acaba? Tecessüsümüz yeni fetihle­re kanatlanırken, gündeliğe, bayağıya, alışılmışa takılıp ka­lan bir dikkat ne kadar zavallı. Okumak, iki ruh arasında âşı­kane bir mülakattır. Her yabancı intiba vuslatın büyüsünü bozar. İster güneş ışıldasın gökkubbede, ister duvarda bir pet­rol lambası yansın. Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat değil, kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.

Proust''''a dönelim: "Okumak başka, sohbet başka. Okurken bir başka düşünceyle temas halindeyiz, ama tek başımızayız, insan fikrî bakımdan çok daha güçlü. Konuşma, bu gü­cü dağıtır. Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize..." Ne ya­zık ki, bu sihirli mahremiyetin de hudutlan var. "Güzel ki­taplar yazar için bir son, okuyucu için bir davettirler. Sualle­rimize cevap vermezler. Birtakım arzular uyandırırlar bizde, iştiyaklarımızı alevlendirirler. Yazar sözünü bitirince şaşa­rak farkederiz ki, hiçbir şey söylememiştir henüz..." Kitap her sualimizi karşılayamaz, doğru. Ama, hangi sohbetten do­yarak çıkarız? Bu kanma bilmeyen susuzluk insanın alınyazısı değil mi? Şüphelerimizi, tereddütlerimizi arzın ve zama­nın bütün büyük zekâları çözemezse, dar bir coğrafyanın ve hasis tesadüflerin karşımıza çıkardığı bir insan nasıl çözebi­lir? Kitap denen uçsuz bucaksız okyanusta daima yeni keşif­ler yapmak kabil. Hangimizin irfanı, o sonsuz "belki"yle boy ölçüşebilir?

"Şairlerin coşkunluğu bize de geçer. Ama, bu heyecanın mânâsını anlayamayız. Çizdikleri tablolarda, bildiğimiz dün­yadan çok başka bir dünya ile karşılaşırız. Bu manzaralar harikuladedir, çünkü bir dâhinin dikkatini çekmişlerdir. Ser­seri ve kayıtsız bir dikkat tesadüfen o manzaralar üzerinde durmuş. Tasvir sanatının en büyük hüneri: sis. Sanatçının görevi, tabiatı örten çirkinlik ve manasızlık örtüsünü şöyle bir aralayıvermek. Bak ve gör demek bize, sonra kaybol­mak." Yalnız o kadar mı? Okuyucularını bu sihirli âlemde adım adım dolaştıran yazarlar da var. İskoçya, Walter Scott''''un cazibesine yakalananlar için kendi vatanlarından daha canlı, daha gerçek, daha iyi bilinen bir dünyadır.

"Okuma, içimizdeki meçhul âlemin kapılarını açan bir anahtar." Pekiyi ama, o meçhul âlemin tekevvününde payı yok mu okumanın? İç dünyamızın sınırlarını genişleten ki­tap değil mi?

Proust devam ediyor: "Okuma zihnî hayatı uyandırmalı, yerini almamalı onun. Başkalarının hazırladığı bir bal değil hakikat, onu kitap sayfalarından toplayamayız, kafamızın ve gönlümüzün iç hamleleri ile fethedebiliriz ancak." Doğru. Zi­hin an, kitap çiçek, dış dünya kovan. "Aydın okumak için okur. Kitaba kitap olduğu için perestiş eder. Bulduğunu yük­ler hafızasına. Sindiremez, hayatına katamaz. Kendi kendini zehirler. Bu fetişist saygı zararlıdır, ama çok yaygındır da. Bu "edebî hastalığa" büyük adamlar daha çok tutulurlar. Düşünce ile doğrudan doğruya temas etmedikleri zaman ki­taplarla beraber olmaktan hoşlanırlar. Zaten, kitaplar da on­lar için yazılmış değil mi? Büyük zekâlar kitabîdirler. Ama bu, kitabîliğin bir kusur olmasına mâni değildir. Kitabîlik, zekâdan çok hassasiyet için tehlikeli. Dâhi her okuduğunu temessül eder, kendi malı olur fikirler. Bir kucak odun kü­çük bir ateşi söndürür, büyük bir ateşi daha da canlandırır."

Aşağı yukan aynı yıllarda bir başka düşünce adamı çok daha haşin, çok daha insafsız bir makale yayımlıyordu. Psi­kolog romancının "Revue Philosophique"de çıkan bu yazıyı ("La Manie de la lecture", Ossip-Lourie, s.263 vd. 1915) oku­mamış olmasına imkân var mı? "Okuma Hastalığı" serlevhalı makale şöyle başlıyor:

"Bütün medeni ülkelerde aynı şikâyet: Okumuyoruz. Ki­taplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de bir­çokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşün­mek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırt­larından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddet­mek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır ka­panmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiş­tirmektir. Her matbua''''ya saldırırlar. Kimi yarısını okur kita­bın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (meselâ gazete tiryakileri.) Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur." Bu tiryakilik tembelliğin marazî bir şeklidir, yazara göre. "Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvur­mak, alışkanlıkların en kötüsü. ''''Kitapta okudum, gazete ya­zıyor'''' gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşırı ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup biten­leri göremez, anlayamaz. Marazî okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hâdiseleri unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olayla­ra bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına mu­hakeme edemez olur."

Yazar söylediklerini şöyle hülâsa ediyor: "Okuduğunu tahlil etmeyen, daha önce okuduklarıyla karşılaştırmayan, her an kendi kafasını kullanmayan zekâsını mahveder. Oku­mak, sayfanın bütününü, cümleleri, kelimeleri anlamaktır, Dikkat gevşeyince gölge düşünceler kalır kafada. Çabuk oku­yan dikkatini teksif edemez."

Makalenin yazan bu çeşit okumayı gerçek bir hastalık olarak vasıflandırır. "Okuma ile zehirlenenler uykularını kaybederler. Uykusuzluk psikoz başlangıcıdır. Bu hastalık da, afyon ve esrar gibi, rüyalara, hayallere, sanrılara yola-çar. İlletin bir başka tezahürü de mektup yazma, daha doğ­rusu yazı yazma hastalığıdır."

Freud''''a göre nevrozların başlıca, hatta biricik kaynağı cinsî hayattır; "Felsefe Dergisi"nin psikolog muharririne gö­re, marazı okuma. "Ne garipdir ki, şimdiye kadar hiçbir sinir hekimi bu vahim hastalığı incelememiş."

Asır başı, ruhiyatın kahramanlık çağı. Kimi Fransız şiirini tereddi ile vasıflandırır hekimlerin, kimi sosyalizmi hastalık sa­yar. Bu dikkate lâyık makalenin aynı mübalâğa ile malûl olduğunu düşünüyoruz. Marazî okuma sebep midir, netice mi? Başka bir tâbirle, insanlar sinir hastası oldukları için mi reali­teden kaçar, kitaba sığınır, yoksa uykularını kaybettikleri, ki­taba iltica ettikleri için mi sinir hastasıdırlar? Don Kişot''''u çıl­dırtan kitap mı, Don Kişot çılgın olduğu için mi kitap delisi?

Proust''''a dönelim: "Okumak da bir dostluk kurmak", di­yor Proust. Diğer dostluklardan farkı samimiyetinde. Konu­su bir ölü, bir uzaktaki. Bunun için de hasbî ve iç açıcı. Çir­kinliğinden sıyrılmış bir dostluk. Saygı, şükran, bağlılık de­diğimiz ve o kadar yalanla karıştırdığımız bütün o merasim­ler, bütün o nezaket gösterileri kısır ve yorucu. Dostlukları­mız çok defa tesadüfün eseri. Bir sempati başlangıcı, düşü­nülmeden söylenmiş bir söz, yanlış anlaşılan bir iltifat, yaz­dığımız ilk mektuplar müebbeden çözemeyeceğimiz bir alış­kanlıklar ağının ilk düğümleri. Okuma, dostluğu ilk saf hâli­ne irca eder. Kitaplarda merasime ihtiyaç yok. İstersek akşa­mı onlarla geçiririz. İstersek... Çok defa istemeyerek ayrılırız onlardan ‘hakkımızda ne düşünecekler?'''' Acaba bir patavat­sızlık yaptık mı? Hoşlandılar mı bizden? Falanı görünce bizi unutacaklar mı? gibi. Saf ve sakin bir dostluk. Ne alâyişe lü­zum var, ne gevezeliğe. Sükût içinde bir kaynaşma. Bir ken­di kendimizle başbaşa kalış. Sükût, söz gibi kusurlarımızın, sırıtışlarımızın izini taşımaz. Yazarın düşüncesi ile kendi dü­şüncemiz arasına egoizmleri sokmaz, konuşmayı yabancı un­surlarla zehirlemez. Kitap sahiden kitapsa dili de saftır. Ya­zar yabancı cisimleri ayıklamış, düşüncesini olduğu gibi sun­muştur bize. Her cümlesi bir sonrakine benzer. Aynı ses, ay­nı perde. Yazarı aksettiren bir ayna.

"Zekâ geliştikçe artar bu sevgi, tehlikeleri de azalır. Sıh­hatli bir zekâ kitapları çalışmalarına tâbi kılar. Onun için eğlencelerin en asilidir okuma, daha doğrusu en asilleştiricisidir. Kitap zekâyı kibarlaştırır. Hassasiyetimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde, zihnî hayatımızın derinliklerinde geliştirebiliriz. Ama, zekânın tavırlarım efendileştirmek için oku­mak zorundayız. Bazı kitapları, edebiyat ilminin bazı incelik­lerini bilmemek, dâhiler için bile fikrî bir avamlık işareti. Ki­barlık ve asalet, düşünce dünyasında da bir nevi alışkanlıklar francmaçonnerie''''sinden, bir gelenekler mirasından ibaret."

Beğendiysen paylaş, herkes gelişsin:
x

Kigemciler Facebook'ta

Kigem'i Facebook'ta takip edin.