Mümin Sekman

Neden bu kadar sinirliyiz?

Öfkeli bir ruh hali hem kendi bünyesine hem de çevresine zarar verir. Eğer son zamanlarda olup olmadık konularda anlık öfke patlamaları yaşıyorsanız, öfkenizi kontrol etmeyi öğrenmelisiniz. "Sinirlilik" ile ilgili araştırmayı yapan Harvard Üniversitesindeki bilim insanları, sinirlilik halinin "karakteristik davranış" sınıfıntan çıkartılıp hastalık sınıfına konmasını söylüyor. 

SİNİRLERİNE HAKİM OL

Asıl soru; niye bu kadar sinirli olduğumuz aslında.

2006 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre birçok erkek, o kadar sinirli bir yapıya sahip ki, artık bunun ‘karakteristik davranış’ sınıfından çıkarılıp ‘hastalık’ sınıfına konması gerekiyor. Bu hastalığın tıp literatüründe ismi de var tabii ki: ‘Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı.’

Bu rahatsızlık 1980’lerden beri tıp literatüründe var aslında ama Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bu rahatsızlık toplum içerisinde tahmin edilenden çok daha yaygın. Araştırma, neredeyse her on erkekten birinin aşırı agresiflik örneği sergilediğini, bazen de herhangi bir mala veya cana zarar verme ihtimali doğuracak kadar öfkelendiklerini ortaya koyuyor. Ek bir not daha: Bu rahatsızlık kadınlarda erkeklere göre yarı yarıya daha az görülüyor.

Harvard’daki araştırmada yöneticilik görevini üstlenmiş olan Dr. Ronald Kessler; “Bu kadar çarpıcı sonuçlara ulaşabileceğimizi hiç tahmin etmemiştik. İnsanlar öfkenin çok büyük bir problem olmadığını düşünüyor ama bu durumun çok ciddi ve karmaşık etkileri var. Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan kişiler genellikle boşanmış, kendileriyle aynı eğitime sahip olan kişilerden daha kötü şartlar altında çalışan veya nispeten daha az arkadaşa sahip insanlar oluyor” diyor.

Dışarıdan bakınca bu rahatsızlığın belirtilerini görmek oldukça kolay aslında… Sıkışık bir trafikte ilerlerken diğer sürücüye delicesine küfreden, maç izlerken kaçan gol yüzünden eline geçirdiği şeyleri oraya buraya fırlatan veya sokaktan aldığı bir yiyeceğin tuzu az diye satıcıya esip gürleyen insanlar, bu rahatsızlığın belirtilerini ayan beyan gösteriyor demektir. Fakat bu hastalığın geri planında birkaç kontrolsüz davranıştan başka şeyler de var. Eğer haftada birkaç kere kendinizden geçercesine öfkeleniyorsanız, tepeniz ikide bir atıyorsa, büyük bir ihtimalle bu rahatsızlıktan muzdaripsinizdir.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığı çeşitli tartışmaları da beraberinde getiriyor. Bu tartışmalar sürerken öfkenin insan sağlığı üzerinde yaratacağı etkilerle ilgili endişeler de artıyor. Hofstra Üniversitesi’nde öfke üzerine araştırmalar yapan Dr. Howard Kassinove; “Öfke sigara içmek gibidir. Kısa vadede kendinizi iyi hissedersiniz ama konuyu asıl uzun vadede değerlendirmek gerekir. O zaman gördüğünüz de öfkeden dolayı kalp hastalıklarına yakalanma veya kalp krizi geçirerek ölme riskinin yükseldiğidir. İnsanlar öfkelenmeyi maçolukla, erkeklikle, delikanlılıkla bağdaştırıyor ama yaşamak, çok daha erkekçe bir davranıştır” diyor.

ATM’nin önündeki uzun kuyruğa homurdanmak ve sırayı bozmaya çalışanı uyarmak, nasıl ki makul bir davranışsa; aynı kuyrukta bağırıp çağırmak, hakaretler yağdırıp küfürler etmek, kontrolsüz davranışlarda bulunmak da bir o kadar kabul edilemezdir. Bir kişinin yaşadığı öfke patlamalarının sıklığı dışında, bu kişinin öfke anında kullandığı sözlerin orantısızlığı ve aşırılığı da aralıklı taşkınlık rahatsızlığının önemli belirtileri arasında yer alır. Michael Douglas’ın ‘Sonun Başlangıcı’ (Falling Down) adlı filmde canlandırdığı karakteri bir hatırlayın: Sıcak bir yaz günü, kilitlenmiş trafiğin tam ortasında, içi fırın gibi kavrulan arabasında direksiyon sallamaktan çok oturarak evine gitmeye çalışan sıradan bir adam olan William Foster, arabasını köprü trafiğinin ortasında bırakıp yüzerek karşıya geçmeye karar verir. Sonunda kentin içine dalarak dehşet saçmaya başlar. Bu kadar uç olmasa da, günlük hayatta buna benzer davranışlar sergileyen birçok insan var aslında. En basitinden birçoğumuz satıcılarla ağız dalaşına tutuşmuyor muyuz zaman zaman? İşte öfkelenmek de, mantıklı ve makul görülen bir meselenin etkisi altında saldırıya geçmek gibi bir şey. İnsan bu süreci izler, bütün bunların gerçekleştiğinin de farkındadır ama yine de kendine engel olamaz.

Kendinizi tehdit altında hissettiğiniz zaman beyninizdeki algı bölgeleri, sempatetik sinir sistemindeki ‘savaş ya da kaç’ tepkisini uyararak harekete geçirir. Göğsümüzü şişirir, dişlerimizi bileyleriz; saldırgan taraf da ya kaçar ya da kalır ve bizimle kavgaya tutuşur. Sonuçta kazanan taraf tektir. Şu da var ki, günümüz koşullarında böylesi olaylar pek yaşanmıyor. Gözümüzü korkutan şeyler genellikle soyut ve dolaylı yoldan bizi etkileyen şeyler oluyor. Mesela e-postalar, imalı laflar veya maaşın geç yatması...

Bazı insanlar belli başlı tehlikeleri önceden hissedip değerlendirmede o kadar da iyi değil. Chicago Üniversitesi’nde görev yapan Dr. Coccaro, laboratuvarında yüz ifadelerinin test edildiği bir araştırma gerçekleştirdi. Bu araştırmaya göre aralıklı taşkınlık rahatsızlığı yaşayan insanlar, art niyetli olmayan bir ifadeyi tam tersi şekilde algılayabiliyor ve böylece ufukta bir tehlike veya tehdit olmasa bile kendilerini olumsuz düşüncelere kaptırıyor. Bir başka çalışma ise korumacı ve savunmacı yapılarından ötürü erkeklerin, diğer insanların gösterdiği öfke ifadeleri ve ünlemlerini çok daha hızlı bir şekilde fark edebildiğini ortaya koyuyor. Bu iki araştırmanın sonuçları bir araya getirildiğinde ise sinirli erkeklerin, neden tüm dünya kendilerine karşıymış gibi düşündüklerini anlamak pek zor olmuyor.

Duygulardan, yüz ifadelerinden, vücut dilinden veya konuşurken sözcüklere yapılan vurgulardan çeşitli ipuçları edinerek yaşananları / anlatılanları bir şeylere bağlayabiliyoruz. Öfke bozukluğu yaşayan insanlar ise tüm bu ipuçlarını doğru şekilde yakalayamıyor. Bu kişiler genellikle olayları olumsuz bir şekilde değerlendiriyor.

Öfkeyi algılamak denklemin sadece bir parçası aslında… Diğer parçası ise karşılaştığımız tehlike karşısında ne gibi bir davranış örneği sergilediğimiz. Birçoğumuz, beynimizin, “eline bir sopa al ve karşındakini bir güzel patakla” emrini dizginleyebiliyor. Bazı kişiler ise bunu beceremiyor. Bunun suçlusu da düşük serotonin seviyesi... Serotonin seviyesi düştükçe, karşılaşılan tehlikeye karşı makul davranışların gösterilmesinde etkili olan beynin ön lobları bağlantılarını kaybetmeye başlıyor. Öyle ki bu dertten muzdarip olanların “durma” tepkileri de yetersiz kalıyor. Gerçi serotonin alıcı ve taşıyıcılarının benzer durumlarda etkili olup olmadığı konusu henüz netliğe kavuşturulmuş değil ama araştırmalar ve deneyler tüm hızıyla sürüyor.

Diğer bir grup araştırmacı ise serotonin eksikliğini, nörotransmitter (sinirsel uyarıları ileten organik kimyasal) seviyelerini düzenleyen bir çift gen ile ilintilendiriyor. Bu araştırmacılara göre söz konusu genler ne kadar canlı olurlarsa, sizin de öfkenizi kontrol etmeniz o kadar kolaylaşıyor. Yani aralıklı taşkınlık rahatsızlığının oluşumunda genetik bir bileşim rol oynuyor olabilir. E durum böyle olunca yemeğin tuzu biraz fazla kaçmış diye esip gürleyen bir babası olan kişinin, onu örnek alarak benzer davranışlar sergilemesine pek de şaşmamak gerek.

Bunlar, Dr. Coccaro’nun laboratuvarındaki sandalyelerden birine oturan kişinin, önündeki bilgisayar ekranında beliren kelimeler. Yapılan bu deney kişinin ne kadar sinirli olduğunu ölçüyor. Kişi çok fazla rahatlayıp yayılmasın diye deneklerin kulaklarında rastgele aralıklarla yüksek bir statik patlama yankılanıyor. Bu ses psikolojide “irkilme ile gelen göz kırpma tepkisi” adı verilen tepkiyi ortaya çıkarmak için tasarlanmış. Bir diğer bilgisayar ise kişinin göz kırpma sıklığını kaydediyor. “Belirgin bir şekilde gözlerini kırpan kişiler daha uyanık vaziyettedirler ve bu kişilerin duygusal bir tepki verme ihtimalleri daha yüksek olur. Bu kişiler uyarıları çok daha büyütülmüş şekliyle algılar ve doğru orantılı olarak daha büyük tepkiler verir. Diğer taraftan aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya olan insanlar olumsuz düşüncelere karşı çok daha duyarlıdır ve fevri tepkiler verme ihtimalleri yüksektir. Bu durum ise söz konusu kişilerin kısır döngüye kapılmalarına neden olur” diyor Dr. Coccaro.

Keskin hareketlerle ve hızlı bir şekilde gözlerini kırpan kişiler, büyük olasılıkla aralıklı taşkınlık rahatsızlığı ile karşı karşıya. Ancak bu konuda kesin yargıya varabilmek için kişinin birkaç testten daha geçmesi ve doktoru ile esaslı birkaç görüşme yapması gerekiyor. Dr. Coccaro, bu konuda tedaviye ihtiyacınız olup olmadığını anlayabilmeniz için daha kolay bir test öneriyor. “Kendinize ‘Bu mesele beni gerçekten de zor durumda bırakıyor mu?’ diye bir sorun. Olay bu kadar basit! Hem içinizdeki ses hem de etrafınızdaki insanlar biraz sakinleşmeniz gerektiğini söylüyorsa, bu sorunla karşı karşıya olma ihtimaliniz yüksek demektir” diyor.

Biyolojik yapımızın sinirli olmamızda ne kadar etkisi varsa, yetiştiğimiz toplumun da bir o kadar payı var tabii ki. Bu aralar dünyanın çeşitli yerlerinde bu rahatsızlık ile ilgili araştırmalar yapılıyor ki, çevresel faktörlerin etkili olup olmadığı tam olarak anlaşılabilsin. İstatistikler bu teoriyi destekler nitelikte. BM verilerine göre dünya nüfusu son 100 yılda yaklaşık 4 kat arttı. İnsanlar birbirlerine yaklaştıkça birbirlerinin bam teline daha sertçe basar oldu. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalara göre yüksek nüfus yoğunluğu, yani kilometre kare başına düşen insan sayısı arttıkça, stres hormonu olan kortizolun kanımızdaki seviyesi de yükseliyor. Bizi savaşmaya ya da kaçmaya hazırlayan şey de, kortizolun ta kendisi zaten.

Kırsal alanlar çok daha kalabalık bir hale geldi ve işten eve, evden işe gidiş geliş için harcadığımız zaman, 20 yıl öncesine kıyasla çok daha uzadı. Cornell Üniversitesi’nde yapılan araştırmalar da, kişinin işe gidiş ve gelişinde kortizol seviyelerinin yükseldiğini gösteriyor. Üstelik bu araştırma tren ile seyahat eden insanlar üzerinde yapılmış. Bir de araçların birbirine neredeyse yapışık şekilde ilerlediği trafiği düşünün. Hele İstanbul trafiğinden bahsetmeye gerek bile yok zaten

. Evinizin önüne gelip aracınızı park ettikten sonra trafik sıkışıklığının hafızanızda yarattığı resimler silinse de, damarlarınızda dolaşan kortizol ve adrenalin tüm vücut sisteminizi gün boyunca etkilemeye devam ediyor. Kan basıncında meydana gelen artışlar ise koroner atardamarlara ve diğer atardamarlara zarar veriyor. Bunu bir akarsu gibi düşünebilirsiniz. Her akarsu, zamanla kıyıları aşındırır. İşte yüksek kan basıncı da damarlar üzerinde bu etkiyi yaratıyor.

Bu arada 2004 yılında Harvard Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmadan da söz etmek gerekir. Buna göre her yıl gerçekleşen binlerce kalp krizi vakası, anlık öfkelenmelerle tetikleniyor. Sinirli bir yapıya sahip olan insanlar bu durumu kontrol altında tutmak için fazladan enerji sarfediyor ve bu tür bir zorlama da kalp krizi ile karşı karşıya kalma ihtimalini yükseltiyor. Sinirlilik hali ne kadar yoğunsa, kalp krizi ile karşılaşma ihtimali de o kadar yüksek oluyor.

Öfkeyi alt etmek için kullanılan en popüler yöntem katarsis, yani duygusal boşalma yöntemiydi. Anlat Bakalım (Analyze This) adlı filmde de bu metot işlenmişti. Filmde Billy Crystal, Robert De Niro’nun psikoloğunu canlandırmakta ve De Niro’ya öfke patlamalarını kontrol altına alması konusunda yardımcı olmaya çalışmaktaydı.

Crystal, De Niro’ya; “Sence ben sinirlendiğim zaman ne yapıyorum? Yastığı dövüyorum! Sen de yastığı döv ve bak bakalım kendini nasıl hissedeceksin” der. De Niro’nun ne yaptığı ise çoğumuzun hafızalarına kazınmıştır zaten: Silahını çeker ve yastığı kurşun yağmuruna tutar... “Şimdi daha iyi misin? diye sorar Crystal. De Niro’dan ise “Evet, daha iyiyim” şeklinde bir yanıt gelir.<p;> İşte katarsis teorisi kısaca bundan ibarettir. Sigmund Freud ve erkek kardeşleri 1900’lerin başında bu fikri öne sürmüşlerdi ama 1990’lara kadar psikologlar bunu enine boyuna incelemiş değildi. Testler yapıldıktan sonra ortaya çıkan sonuç ise katarsisin öfkeyi daha da artırabileceği yönünde olmuştu.

Michigan Üniversitesi’nden Dr. Brad Bushman; “İnsanlar öfkeliyken bir şeylere vurduklarında kendilerini daha iyi hissettiklerini zannediyor ama bu yapılabilecek en yararsız şeylerden biridir. Çünkü bunu yapmakla öfkenizin şiddetini artırmaktan öteye geçemezsiniz” diyor.

Öncelikle kendinizi sıkmamanız gerekiyor. Meditasyon terapilerinde hastalardan kendilerini bir sahil kenarındaymış veya sıcak bir şöminenin yanı başındaymış gibi düşünmeleri istenir. Derin nefesler alınır ve aşamalı olarak birçok kas grubu çalıştırılır. Gözlerinizden alevler, burun ve kulak deliklerinizden de dumanlar çıktığı zaman, derin nefesler almanın size ciddi faydası olacaktır. Ayrıca 10’a kadar saymayı da deneyebilirsiniz, çünkü öfkeden gözünüzün kararacağı anı ne kadar geciktirirseniz, sinirleriniz de o kadar yatışmış olur. Bilindiği gibi öfkeli insanlar kötü tercihler yapar ve fevri davranışlar sergileyerek düşünmeden karar alırlar.

Etkili bir diğer yöntem ise dikkat dağıtmaktır. Sinirlendiğiniz zaman dikkatinizi başka bir şeye vermeye çalışın. Söz konusu olaydan kaçmak da işe yarayabilir. Kulağa basit gibi geliyor ama birçok insan, gerçekte nelerin kendilerini öfkeden patlama noktasına getirdiğinden haberdar bile değil. Bir öneri olarak eve her gün trafikte çile çekerek gitmek yerine, arada metro, metrobüs hatta trene binmeyi deneyin. Bir gün olsun bu sorundan kaçın.

Aralıklı taşkınlık rahatsızlığının varacağı en son nokta elbette ki ilaçla tedavi... “Belli başlı bazı ilaçlar insanların dayanma çıtasını yükseltir” diyor Dr. Coccaro. Bu rahatsızlık ile karşı karşıya olan hastalar da beynin ön bölgesini devre dışı bırakarak tepkilerini dizginleyemez hale gelir. Serotonin geri alımı ise nörotransmitterlerin dolaşım içerisinde kalmalarını sağlayabilir. Böylece öfke tepkileri kontrol altına alınır.

Her birimizin arada bir öfkeye kapıldığını kabul etmek gerek. Eğer çok basit, incir çekirdeğini bile doldurmayacak meseleler öfkemizi kontrol edemediğimiz için büyük tartışmalara dönüşüyorsa, o zaman kendi dizginlerimizi elimizde tutmak için bir şeyler yapmamız gerekiyor demektir.

Derleyen: Emrah Ataş

Kaynak: http://www.menshealth.com.tr

x

Gelişimciler Facebook'ta

Mümin Sekman'dan Günlük Başarı Tavsiyeleri almak için.