Kigem

Kendimizi neden kandırıyoruz?

Hangi arkadaşın bu yazıyı severdi?

İnsanların bizi kandırmasına alıştık zaten ama kendimizi neden ve nasıl kandırıyoruz merak ettiniz mi?

Ne dersiniz, bugün biraz da hayatımızdaki bazı farklı alanlarda da “insanın kendini kandırmasına” biraz da bilimsel olarak yaklaşalım mı? İşte başlıktaki can alıcıyı soruya verilen bilimsel yanıt…

İnsan Kendini Neden Kandırır? : Cognitive Dissonance

Toplumca bitmeyen yas sürecindeyiz sanki uzun zamandır. Eski yaralarımızı saramadan yeni acılar ekleniyor ve biz bu durumda nasıl yaşamaya devam edeceğimizi sorguluyoruz. Öncelikle hepimize geçmiş olsun.

Herkes kendi dünyasında, farklı bir şekilde yas tuttuğu için, size ne yapmanız gerektiğini veya nasıl hissetmeniz gerektiğini maalesef söyleyemem. Özellikle son 2 patlamadan kıl payı kurtulan biri olarak bunları yazabilmek, düşüncelerimi ve zihnimi toparlayabilmek benim için de çok kolay olmadı inanın.

Ama en azından kaybın yarattığı acıyı ortadan kaldıramasam da, çok ihtiyacımız olan teselliyi ve desteği birbirimize vermemiz gerektiğini düşünüyorum ve yazarak paylaşıyorum, elimden ancak bu geliyor.

İnsanların bizi kandırmasına alıştık zaten ama kendimizi neden ve nasıl kandırıyoruz merak ettiniz mi?

Ne dersiniz, bugün biraz da hayatımızdaki bazı farklı alanlarda da “insanın kendini kandırmasına” biraz da bilimsel olarak yaklaşalım mı?

Hadi başlayalım.

Çözümsüz kaldığımızda, olayları kontrol edemediğimizde kendi kendimizi avutmaktan, kandırmaktan başka çaremiz yok mu?

Var.

Aslına bakarsak çoğumuz kendimize yalanlar söyleyerek, kendimizi kandırarak hayata devam ediyoruz. Etmek de zorundayız. Ama bazen neden bunları yaptığınızı düşünüyorsanız, doğru yerdesiniz. Sorunları unutmak istiyoruz çünkü. Unutup devam etmek.

Çok sevdiğim bir söz var diyor ki:

Temel inançlarımız, değerlerimiz ve ideallerimizle çelişen durumlarla karşılaşırlarsak, rahatsızlık ve zihinsel stres yaşarız.

Tutumlarımız ve davranışlarımız arasında fark varsa, bundan rahatsızlık duyarız. Mutsuz oluruz ve bu mutsuzluğu gidermek üzere hareket ederiz. Yani, kendi kendimizi kandırırız ve bu bizi rahatlatır.

Bilimsel olarak buna Cognitive Dissonance yani Bilişsel Çelişki deniyor. 1957 yılında Leo Festinger tarafından bilişsel psikoloji ile sosyal psikolojinin geliştirdiği bir teorem. Bu teoreme göre, insanların çelişen davranışları ve tutumları varsa bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için gerekçeye ihtiyaçları da vardır. Dışsal gerekçenin yokluğundan, kişi içsel gerekçe yaratır.

Aslında dolara yatırım yapmış birinin doların yükselmesi ve ülkenin durumu arasında yaşadıkları da bir nevi cognitive dissonance. Yöneticisinin iyi bir insan fakat kötü bir yönetici olduğunu bilen kişi de bunu yaşıyor. Ya da hem burada yaşamaktan korkup yurtdışına çıkmak isteyen ama aynı zamanda burada kalmak zorunda olanlar da aynı şeyi yaşıyor.

Oysa ki o güzel beynimiz denge ister. Davranışlarımız ve tutumlarımızın uyumlu olmasını ister. Eğer bir tutarsızlık varsa, onu sağlayan etmenleri yok etmek için, daha mutlu olmak için kendi kendimizi kandırırız ve bu bizi rahatlatır. Yani kendi zihnimizi manipüle ederiz.

Kendimize bahaneler yaratarak yalanlar söyleriz. Çünkü beynimiz çelişkileri bertaraf etmek ister.

Bazen kendinize şunu soruyor olabilirsiniz:

Ben böyle hissetmeme rağmen neden tam aksini söyledim? Neden öyle davrandım? Neden öyle dedim? Neden saçmalıyorum?

Festinger ve Carlsmith’in Stanford Üniversitesinde öğrencilerle 1959 yılında yaptığı sosyal psikoloji deneyi şöyle:

Deneyde katılımcılara beklentilerin bir deneyimi nasıl etkilediğini ölçmeye yönelik olduğu söyleniyor. Fakat, deneğe o kadar sıkıcı bir aktivite veriliyor ki (duvardaki yüzlerce vidayı tek tek vidalamak, tahta bloklardaki çivileri sökmek, kutunun yanındaki makarayı çevirmek) gibi.

Açıkçası bu durumla uğraşmak yerine hiç bir şey yapmayıp etrafınıza baksanız belki daha ilgi çekici gelebilir. Deney bir saat kadar sürüyor ve deney bitiminde ekipten biri gelerek katılımcıya teşekkür ediyor ve bir çok kişinin bu deneyimi "çok enteresan" bulduğunu söylüyor.

Tabi katılımcı buna inanamıyor çünkü hayatında gördüğü en sıkıcı şeyi, geçen 1 saat içinde fazlasıyla deneyimlemiştir. Katılımcımız deneyin bittiğini sanar oysa ki deney daha yeni başlamıştır.

Derken deney ekibinden bir kişi katılımcıya tekrar yaklaşıyor ve biraz mahçup şekilde ona yardımcı olacak asistanın o gün gelmediğini, mümkünse diğer deneği içeri almasını ve deney öncesi performansını ölçebilmek için deneydeki aktivitenin "çok enteresan" olduğunu söylemesini istiyor. Hatta ileride bu tip deney işlerinde beraber çalışabileceklerini söylüyor.

Bunun için de deneklerin bazılarına $1, bazılarına da $20 veriliyor. (Bakmayın o zamana göre öğrenci için $1 bile kıymetli)

Katılımcı, bir sonraki deneğe "Çok keyifli, çok eğlenceli bir deneydi" diye bir yalan söyler ve onu çağırır. Ve kapıdan çıkarken de ona deneyden ne kadar zevk aldığına dair gerçekten bir anket yaparlar.

Sonuç nedir sizce? Hangisi daha çok zevk aldığını söylemiştir?

$1 alan mı daha yüksek puanlamıştır yoksa $20 alan mı?

Daha yüksek para alan diye tahmin ettiyseniz maalesef yanlış cevap.

Eğer $1 alan denekseniz, önce deneyin çok sıkıcı olduğunu düşündünüz, daha sonra deneyin ilginç olduğunu söylemeniz için size para teklif edildi. Fakat siz her gün çok rahatlıkla yalan söyleyebilen birisi değilsiniz. Bu durumda dürüst bir insan olarak tanımladığınız benliğinizle, bir sonraki katılımcıya yalan söyleme davranışınız arasındaki gerilimi nasıl çözebilirsiniz?

Burada para önemli bir etken oluyor. Para alıyorsunuz ama o kadar da çok değil. Bu durumun içinden, deneyin gerçekte ilginç olduğu kanısına vararak çıkıyorsunuz.

Oysa $20 alan denek böyle bir mekanizmaya ihtiyaç duymuyor. Deney sıkıcıydı ve hala da sıkıcı.

Aklınız karıştı mı?

Akıl bu karışır.

Bu deneyleri anlamak, derindeki dürtülerimizin, bilinçaltımızın karanlık yönlerini aydınlatmak için mükemmel araçlar.

İlişkilerimizde de yapıyoruz bunu. Fazla emek verdiğimiz ya da elde etmek için acılar çektiğimiz, beraber olmak için çok uğraştığımız kişiyi idealleştirerek negatif özelliklerini görmüyoruz.

Örneğin, bir kadın aşık olduğu adamı uzaktan tanıyor, çok da yakından tanımıyor. Kadına göre adam mükemmel. Tam aradığı gibi özelliklere sahip. Gerçekten de uzaktan bakıldığında insanların ilgiyle bahsettiği, iyi bir kişi.

Ancak sonradan bu adamın, aslında yalancı, aldatan ve sahtekar biri olduğunu öğreniyor.

Bu durum, kadının algısında yıkıcı bir sonuç doğurur. Normal şartlarda “yalancı ve aldatan” bir kişi “kötü” kabul edilir. Öyle değil mi? Mantıken öyle. Zaten bu duyulduğu an, başkaları da o adamı kötü olarak bilecektir.

Fakat işin ilginç tarafı burada başlıyor. Kadın, yalancı ve aldatan biriyle birlikte olmak ve onu hala seviyor olmak arasında bir bilişsel çelişkiye düşüyor. Adama olan tutkusu bir şekilde devam etmekte, fakat adamın davranışları da onu çelişkiye düşürmektedir.

“Böyle bir adamı nasıl sevebildim?” der. "Ben nasıl böyle bir şeye katlanabilirim?"

Peki kadın ne yapar? Bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için onunla ilişkiyi kesmek yerine adamın eskisinden daha iyi olduğunu düşünür. (!)

Adama olan tutkusu ve inancı, onun kötü yönlerini sansürler. Farkında olmadan yapar bunu çünkü ne demiştik, beyin denge ister.

Yanlış anlamayın lütfen, burada sorun kadının neden hala aşık olduğu değil, adamı neden “iyi” olarak gördüğüdür. Bunu sorgulamak gerekli. Zaten Festinger de buna odaklanmış. Kötü bir kişi hala sevilebilir ancak kötü olduğu bilinen bir kişi, hala iyi kabul edilebilir mi?

Eminim sizin başınıza da gelmiştir, ya da tanıdığınız, zeki olduğunu düşündüğünüz kişilerin bu tip duruma düşmesini anlayamazsınız. Ama artık anlıyorsunuz:)

"Birçok insan düşündüğünü sanır, aslında yaptıkları sadece ön yargılarını yeniden düzenlemektir." William James

Bu durumla herkesin başa çıkma metodu farklı. Bazılarımız ne kadar güç olsa da davranış değişikliğine gider. Terapiye gider, destek alır, danışmanlık alır, kendi değiştirir, okur, anlar ve aksiyon alır. Bazı insanlar da kendilerini ikna etmek için de etrafında onlara sürekli evet diyen insanları tutar. Ve kendini kandırmaya devam eder.

Bazen melankolik şarkılarda yaşıyor gibiyizdir. Artık melankolik şarkılar dinlemeyeceğim deriz, oysa ki aslında melankolik şarkılar bizi üzmez, derinlerde bir yerde anlaşıldığımızı hissederek tuhaf bir haz alırız.

Umarım bu yazım da biraz öyle bir etki bırakmıştır. Fuzuli'nin söylediği gibi. Konuşsam tesiri yok, sussam gönül razı değil.

"Bilim, bilgi ve cehaletin sınırında ilerler. Biz bilmediklerimizi itiraf etmekten korkmuyoruz; bunda utanılacak bir şey yok. Utanılacak tek şey, tüm cevapları biliyormuş gibi davranmamızdır." Andy Weir

Hadi birlikte, beynimizi yalanlarla yıkayan kişilere inat, doğru, sağlıklı, bilimsel araştırmalarla, videolarla, kitaplarla, insanlarla dolduralım mı hayatımızı?

Yapabiliriz, ne kadar zor olsa da, en azından deneyelim mi?

Yazar: Gizem Şahan
Kaynak: http://www.gizemsahan.com

Beğendiysen paylaş, herkes gelişsin: